Köln, 2 Haziran 2015
AKP CUMHURBAŞKANI'NIN TÜRK DİLİ KARŞITLIĞI, OSMANLICA DAYATMASI VE GERÇEKLER

Dursun ATILGAN
Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
Genel Başkanı

19 Mayıs 2015'te AKP Cumhurbaşkanı Beştepe'de "seçilmiş ve sessiz" gençlerle yaptığı toplantıda konuşurken, GAZİ MUSTAFA KEMAL ve 19 MAYIS'a  değinerek, sözde bir kutlamadan sonra, O'nun devrim ve ilkelerine karşı çıkıcı bir tavır takındı.
Önce, "Cumhuriyet 1923'te kurulmuş olabilir" diyerek, itiraz içeren, muğlâk ve her türlü yoruma açık bir "giriş" yaptıktan sonra, "bizim köklerimiz daha derindedir" dedi ve ekledi "Bizi dilimizden  kopardılar. Şahdamarımızı kestiler. Şah damarı kesilmiş bir kimse yaşayabilir mi" dedi.
Sonra da "Osmanlıca"nın öğretilmesi zorunluluğunu getirdik" dedi.

"Paralelci" Zaman gazetesinde, "Muhammed Han Kayhani" adlı birisi, 15 Eylül 1991'de, 1928'deki Yazı Devrimi'ni kastederek, AKP Cumhurbaşkanı'nın iddiasına paralel düşen bir iddiada bulunmuştu:
"Kullanılmakta olan Kur'an alfabesi bir gece içinde değiştirilerek, bu toplum cehaletin karanlığına itildi... Müslümanların alfabesi değiştirildi, böylece müslümanlar İslam'dan şiddetle uzaklaştırıldı... İslam alfabesi yasak olduğu halde, Müslüman Türk halkı İslam'dan ayrılmadı..."
Özellikle AKP Cumhurbaşkanı'nın sözleri hem Dil ve Yazı Devrimi hem de Eğitim ve Öğretim Birliği konusunda kapsamlı bir yanıt gerektirmektedir.
Bu konuda üniversitelerin ilgili bölümlerinin sessiz kalması nedeniyle, AKP Cumhurbaşkanı'nın birçok alanda olduğu gibi, Dil ve Yazı Devrimi konusunda da çarkı geriye döndürme çaba ve dayatması karşısında, ATATÜRKÇÜ kuruluşumuz adına, bazı tarihî gerçekleri ortaya koyma zorunluluğunu duyumsadım.

Önce kısaca bazı gerçekler
AKP'nin Cumhurbaşkanı, 19 Mayıs 2015'te "seçilmiş-sessiz" gençlere yaptığı konuşmada şu gerçekleri gözardı etti:
- Türkiye'de Türkçe konuşulur...
- Osmanlı imparatorluğu 620 yıl hüküm sürmesine rağmen, okuma yazma oranı kadınlarda
   %1 bile değildi, erkeklerde ise % 7 kadardı. Zaten Osmanlı'nın kadının eğitimi ve hakları
   diye bir kaygısı da yoktu.  
- Okuma-yazma bilmeden dil tam anlamıyla öğrenilemezdi.
- Osmanlıca denilen yapay dil, Arapça ve Farsça ağırlıklı olup, bazı Türkçe harfler için özel
  eklemeler yapılan Arapça harflerle yazılıyordu.
- Osmanlıca, Anadolu'yu değil, sadece saray efradını ve çevresini düşünen bir anlayışın
   diliydi ve okunması, seslendirilmesi, yazılması ve anlaşılması çok güç bir dildi.
- Bir toplumun kullanacağı alfabeyi isabetli olarak seçmesindeki en belirleyici nedenin,
   seçilecek alfabenin konuşulan dildeki bütün sesleri yeterince içermesidir.
- Arap alfabesi Türk Dili'nin içerdiği tüm sesleri yansıtacak harflerden yoksundur, dolayısıyla
   da Türkçe konuşma dilini yazıya dökmekte yetersizdir. Özellikle sesli harfler bakımından
   son derece zayıftır.
- Lâtince kökenli Türk alfabesinde 8 sesli harf (ünlü) olmasına karşın, Arap alfabesinde "elif"
  dışında kullanılacak bir sesli harf yoktur. O da son derece sınırlıdır. Belki  "ayn" öne
  sürülebilir, ancak Türk Dili'nde böyle bir harfle yazılacak ses yoktur.
- Yazı dili için yapılan alfabe seçimini din ile ilişkilendirmek de yanlıştır.
- Bir ülke halkının Müslüman olması, o halkın Araplaşmasını zorunlu kılmaz.
- Eğer bugün, dünyaya açılan bir Türk Toplumu varsa, bu da, konuşma dili ile yazı dili farklı
  olan Osmanlıca'nın değil, Cumhuriyetimizle birlikte ulusumuza kazandırılan  Türk Dili'nin
  sayesindedir.
- Dil ve yazı devrimlerinin amacı, halk ile aydın arasındaki dil kopukluğunu gidermektir.

Lâtin kökenli Türk alfabesi şu üç amaca hizmet etmektedir:
1. Yazı ve konuşma dilinin her yurttaş için aynı olması
2. Sesli harfler açısından zengin olan Türk Dili'ne en uygun yazı çeşidinin seçilmiş olması
3. Dünyanın çok büyük bir bölümüyle iletişimin kolayca sağlanabilmesi...

Bu saptamaların ışığında Eğitim ve Öğretim Birliği konusuna da kısaca değinmek gerekiyor:
Osmanlı'nın  şeriat üzerine kurmuş olduğu düzenden ulusal egemenliğe; ümmet anlayışından ise ulusçuluğa geçerken, cumhuriyetin gerektirdiği düzenlemelerden biri de, dinsellikle başlayan, giderek parçalanan, amaç birliğini yitirmiş ve bölünmüş olan  öğretimin birleştirilmesi kaçınılmazdı.
İktidara geldiğinden beri, eğitim ve öğretimi yaz-boz tahtasına dönüştüren AKP iktidarı, Millî Eğitim Bakanlığı'nı millî olmaktan çıkarmış, eğitim ve öğretim birliğine onarılması güç darbeler vurmuş ve okul çağındaki çocukları bir güvensizlik ortamına sürüklemiştir.
Bu siyaset, 3x4 diye adlandırılan sistem dayatmasıyla, sadece eğitim ve öğretim sistemimizi değil, aynı zamanda ulusumuzu ve ülkemizi bölme noktasına getirmiştir.

Dil Devrimi Öncesi Eğitim ve Öğretimin Bölünmüşlüğü

Özellikle 16. Yüzyılın ikinci yarısında öğretim konularında başlayan tartışmalarda, bilimlerin "yararlı, zararlı, öğrenilip öğrenilmemesinde bir fark olmayanlar" diye sınıflandırılması, medrese öğretiminin içeriğinin ve düzeyinin gittikçe değişmesine yol açmıştı. Çok geçmeden bu kurumlar yeni bilimlere kapılarını kapatmakla kalmamış, felsefe, matematik, astronomi ve tıp gibi, eskiden okutulmakta olan dersler programlardan çıkartılmıştı. Böylece medreseler yalnızca şer’i bilimlerin okutulduğu birer dinsel öğretim kurumu, ya da geniş anlamıyla şeriatın öğreticilerini ve uygulayıcılarını yetiştiren okullar niteliğini almışlardı. Uygulamalı bilimleri okumadan medreseyi bitiren kadı ya da müftülerin, meslek yaşamlarında karşılaştıkları bazı basit sorunları bile çözemeyecekleri açıktı. Nitekim 17. Yüzyılın ünlü bilgini Kâtip Çelebi, Mizanu’l-Hak fi İhtiyari’l-Ahakk ( En haklının Seçimi İçin Hak Terazisi) adlı yapıtında, matematik ve geometri bilmeyen kadıların ne kadar yanlış hükümler vereceklerini örnekleriyle açıklamıştı.

Tanzimat'ın ilânıyla medreseler dışında ilköğretimden yükseköğretime kadar her aşamada, Batı’da doğan ya da gelişen bilimlerin de okutulduğu, yeni okullar açma ilkesi kabûl edilmişti. Eğitim ve öğretim kurumları "İlk, Orta, Yüksek" diye üç basamağa ayrılmıştı. Temel eğitim veren ilkokul düzeyindekilere İptidai denmiş, ortaöğretim okulları da Rüşdiye ve İdadi olarak adlandırılmıştı. Yükseköğretim alanında da çeşitli meslek okulları açılmış ve dizi, ilk kez 1863’te öğretime başlayan ancak üç kez açılıp kapandıktan sonra 1900 yılında süreklilik kazanan Darülfünun (Üniversite) ile tamamlanmıştı. (Yeri gelmişken anımsatmak isteriz ki, dünya yüzünde ilk üniversite 1050'de İtalya'nın Salerno kentinde açılmış olmasına karşın, genellikle aynı ülkenin Bolonya kentinde 1100'de açılan üniversite ilk üniversite olarak bilinir.)
Ancak, bu tür uygulamayla eğitim-öğretimde bir ikilik yaratılmıştı. En belirgin niteliği, hem eskiyi korumak ve hem de yeniye yönelmek, Batı'dan esinlenerek yeni kurumlar oluşturmak olan Tanzimat düşüncesi için, bu bir çelişki gibi görünmüyordu. Ama, amaç ve içerik ayrılığı, bu kurumları olduğu kadar oralarda yetişenleri de "medreseli - mektepli" diye karşı karşıya getirmişti.
(AKP iktidarının Osmanlıca dayatması da bu anlamda görülmelidir.)

Üstelik öğretim kurumlarındaki bu ikiliğe çok geçmeden bir de üçüncüsü  eklenmişti. Müslüman olmayan tebaaya kendi dillerinde öğretim yapma olanağı da sağlanmıştı. Ancak Azınlık Okulları denen bu okullar dışında, kimi yabancı devletler, kapitülasyonların ayrıcalıklarını genişleterek imparatorluk topraklarında kendilerine bağlı okullar açmak yoluna gitmişlerdi. Böylece "Yabancı Okullar" adı verilen bir üçüncü grup öğretim kurumları oluşmaya başlamıştı. Tanzimat yöneticileri okullaşmaya önem verirken, yabancı okulların sayısı da giderek artmıştı. Başkent İstanbul’dan sonra kimi siyasal amaçlarla bu tür okulların Anadolu yüzeyine yayıldıkları görülmektedir. 19. Yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarına ilişkin bazı sayılar, Osmanlı yönetiminin gereken ölçüde denetleyemediği Yabancı okulların ne büyük bir orana yükseldiğini göstermektedir:

Zamanın Maarif  Nazırı Ahmet Zühtü Paşa’nın 1894 tarihli raporuna göre, imparatorluk düzeyindeki Protestan okullarının sayısı 398 idi.
Misyoner okullarının sayısı da 1907'de 465’e yükselmişti.
Fransız okulları 37 kentte 72;
ABD okulları da 19 kentte 27’yi bulmuştu.
İngilizlere ait yalnız İstanbul’da 83 öğretim kurumu bulunuyordu (1917).
Rus okullarının sayısı 44, İtalyanların 24,
Almanların ve Avusturyalıların ise 7' şer okulları vardı.
Başkent dışında yabancı okulların kümelendikleri şu iller de dikkati çekiyordu. Beyrut’ta 89, Elazığ’da 83, Erzurum’da 23, Diyarbakır, Halep, Bitlis’te 22’şer, Adana’da 18, Ankara’da 9 ve Van’da 8 yabancı okul bulunuyordu.
Yabancı okullara paralel olarak Rum okullarında da önemli artışlar olmuştu. Bu yüzden de 1919 Paris Barış Konferansı'nda Venizelos, Batı Anadolu’nun Yunanlılığını kanıtlayabilmek için, buradaki Rum okullarının sayısının 2.228 ve öğrenci sayısının da 188.577 olduğunu öne sürmüştü.
Osmanlı yönetimi bu bölünmelerden sonra Birinci Dünya Savaşı öncesinde 29 Eylül 1914’te bir yönetmelik çıkartarak medreseleri düzenlemeye çalışmıştı. Bu kurumlar "Evvel, Sâni, Âli" (İlk, Orta, Yüksek) diye 4'er yıllık 3 bölüme ayrılmıştı. (AKP'nin 3x4 öğretim sistemi buradan gelmektedir).
Ders programlarına dinsel bilimlerin yanıbaşında felsefe, matematik, tabiat bilimleri, fizik, kimya iktisat gibi dersler de alınmış, hatta öğrencilere, İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Batı dillerinden birinin öğretilmesi uygun görülmüştü. Ancak bu düzenleme de bekleneni vermemiş, medrese-mektep ikiliği ortadan kaldırılamamıştı.

Öte yandan Batı’ya ayak uydurmak için açılan okullarda da bir farklılık göze çarpıyordu. Örneğin, Tıbbiye ve Harbiye'de Batılı bir öğretim sistemi uygulanırken Rüşdiye ve İdadi gibi genel kültür verecek orta öğretim kurumlarında dinsel etkenler yeniden ağır basmaya başlamıştı. 1846’da toplanan bir komisyon, Rüşdiyelerin "herkes tarafından öğrenilmesi zorunlu olan dinsel bilimlerin öğretileceği okullar" düzenlemesini  öngörmüştü.

Medreselerin ve okulların dışında, her türlü devlet denetiminden uzak, fakat çeşitli dinsel ve siyasal emellere ve akımlara açık bulunan yabancı okulların çoğalması, Osmanlı eğitim kurumlarını Ziya Gökalp'ın deyimiyle
"kozmopolit" bir hale sokmuştu. Bu nedenle İttihat ve Terakki Partisi'nin 1916'daki kurultayına sunulan raporda, öğretim kurumlarının yeniden düzenlenmeleri gereği üzerinde durulmuştu. Yabancı okulların, azınlıkları, imparatorluktan kopmaları gibi olumsuz yönde etkiledikleri belirtilen raporda, bütün okullarda ders programlarının "dinsel ve ulusal eğitim" esasına göre düzenlendiği ve üniversitede ki öğretimi güçlendirmek için birçok ders için Alman öğretim üyeleri getirtildiği belirtilmişti. Asıl önemlisi, ilköğretimde birliğin "en doğal bir kural" olduğu vurgulanarak vakıf okullarının Maarif (Eğitim) Bakanlığına bağlanması önerilmişti.

Ne var ki, o savaş döneminde bu öneri uygulamaya geçirilememişti. Ama Ziya Gökalp, ertesi yılki parti kurultayına sunulan raporda Osmanlı Maarifi'nin durumunu daha ayrıntılı biçimde sergileyerek öğretimin birleştirilmesinin önemini belirtmeye çalışmıştı:

"Maarifimizin kozmopolit olduğunu anlamak için uzun incelemelere gerek yoktur. İstanbul’daki kitapçı dükkânlarına ve öğretim kurumlarına sınıflandırıcı bir gözle bakmak yeterlidir.
İstanbul’da 3 tür kitapçı vardır:
1. Sahaflar  
2. Beyoğlu kitapçıları
3. Bâbıâli caddesindeki Tanzimat kitapçıları

Sahaflardaki kitaplar Arap ve İran maarifine,
Beyoğlu kitapçılarındaki kitaplar Avrupa maarifine aitti.
Bâbıâli caddesindeki Tanzimat maarifi ise, bu evvelkilerin perişan
tercümelerinden, acemicesine aşırma ( intihal) ve taklitlerinden oluşuyordu.
Milli Maarifimizin ise henüz ne kitapları ne de kitapçıları oluşmuştu.
 
"Öğretim kurumları da, kitapçı dükkânlarına paralel olarak 3 bölümden
  oluşmaktaydı:
1. Medreseler
2. Yabancı Okullar
3.Tanzimat Okulları

Sahafların kitapları medreselerde,
Beyoğlu kitapları yabancıların okullarında,
Bâbıâli Caddesinin kitapları da Tanzimat okullarında okutuluyordu.

Bu bölünmüşlük nedeniyledir ki, iyi vatandaş yetiştirilemediğine dikkat çeken Ziya Gökalp, "Bizi öteki uluslardan ayıran bu özelliğin nedeni nedir?" diye soruyor ve yanıtını da yine kendisi veriyordu:
"Bence bunun bir tek nedeni var: Bu neden, diğer ulusların maarifi ulusal bir içerikte olduğu halde bizim maarifimizin kozmopolit bir halde bulunmasıdır."

Böylece Gökalp, Türk Öğretim Sistemi'nin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulabilmesi için "ulusal" bir karakter almasını zorunlu görüyordu. Gökalp, daha sonraki yıllarda yazdığı Türkçülüğün Esasları adlı yapıtında, bu zorunluluğu daha da ayrıntılı olarak belirtmiş ve Ulusal Eğitim-Öğretimi "bağdaşık bir ulus" olmanın koşullarından biri saymıştı.
Türkiye'de, "Halk, Medreseliler ve Okullular" diye 3 ayrı grup bulunduğunu öne süren Gökalp, bu üç sınıftan birincilerinin hâlâ "Uzakdoğu geleneğinden  tamamıyla ayrılmamış" olduklarını, ikincilerinin henüz Doğu geleneğinde yaşadıklarını ve yalnız üçüncü gruptakilerin Batı uygarlığından bazı kazanımlar elde ettiklerini belirterek şöyle devam ediyordu:
"Bir ulusun böyle 3 yüzlü bir hayat yaşaması normal olabilir mi?
Bu 3 eğitim yöntemini birleştirmedikçe gerçek bir ulus olmamız mümkün müdür?..
Uygarlığımızı birleştirirsek, maarifimizi, pedagojimizi de birleştirmiş, ruhta, düşüncede bağdaşık bir ulus olmuş olacağız. O halde bu işte daha bir süre ihmâl göstermek asla doğru değildir."

Eğitim ve öğretim kurumlarının birleştirilmesi ve ulusal bir sisteminin uygulanması için Gökalp’ın öncülüğünü ettiği akım birçok eğitimci ve aydın tarafından paylaşılmış, Mustafa Kemal tarafından da benimsenmişti. O, TBMM Başkanı olarak daha Kurtuluş Savaşı yıllarında, 16 Temmuz 1921’de, Ankara’da topladığı Maarif Kongresi’ni açarken bu soruna değinmişti. O zamana kadar izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin ulusça gerilememizde en önemli etken olduğunu belirterek "Eski dönemin hurafelerinden ve doğuştan gelen yeteneklerimizle hiç de ilgisi olmayan, yabancı düşüncelerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen bütün etkilerden tamamıyla uzak, ulusal karakterimize ve tarihimize uygun bir eğitim ve öğretim siyasasının gerektiğini" vurguluyordu.

Ulusal Eğitimde Yeni İlkeler ve Millî Eğitim Andı

Böylece eğitim-öğretimde ulusallığa ve çağdaşlığa yönelme, Bağımsızlık Savaşı'nın bütün hızıyla sürdüğü dönemde başlatılmıştı. Mustafa Kemal, Kurtuluşu sağlayan Zafer'den sonra eğitim ve öğretimde de zafer kazanılmasını gerekli görüyordu. 27 Ekim 1922'de Bursa'da öğretmenlerle konuşurken bu zorunluluğa değinmiş ve izlenecek siyasanın ana özelliklerini şöyle belirtmişti:

"Eğitim işlerinde kesinlikle zafer kazanmış olmak gerektir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yolda olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek bir can, tek bir düşünce olarak, temelli bir program üzerinde çalışmamız gerekir. Bence bu programın temel noktaları ikidir:

1.Toplumsal yaşamımızın gereklerine uyması
2.Çağın gereklerine uygun olması."

Bundan bir süre sonra, İzmir’de halkla yaptığı toplantıda (31 Ocak 1923), medreseler hakkında yöneltilen bir soru üzerine, bu kurumların durumlarına ilişkin uzun açıklamalarda bulunmuştu. Sonra, "Ulusumuzun, memleketimizin irfan yuvaları bir olmalıdır. Bütün memleket evlâdı, kadın ve erkek aynı biçimde oradan çıkmalıdır" diyerek, öğretimin birleştirilmesinin gereğine işaret etmişti.

Bu açıklamalar, Mustafa Kemal’in izlediği yönteme göre uygulamaya geçmeden önce, ortamı hazırlamaya çalıştığını gösteriyordu. Nitekim çok geçmeden ulusal eğitimin amacı ve gözetilecek ana ilkeler Maarif Bakanlığınca yayımlanan bir genelge ile uygulamaya konmuştu.
İzmir İktisat Kongresi'nin sona erişinden '4' gün sonra Maarif Bakanı İsmail Safa Uzler'in yayımladığı genelge eğitimci M. Rahmi Balaban tarafından "Eğitim Andı" ( Maarif Misakı) olarak adlandırılmıştı.

8 Mart 1923 tarihli genelge/And, 2 bölümden oluşuyordu. Birinci bölümde "Genel Maarif Kurumu'nun, yani bakanlığın, amacının ne olduğu, ikinci bölümde de eğitimdeki amacın neler olduğu belirtilmişti.

Birinci bölümün başlangıcında "Mekâtib-i Umumiye Nezareti" (Bütün Okulların Bakanlığı) adıyla kurulmuş olan Maarif Bakanlığının bir "Okullar Bakanlığı" olmaktan çıkartılması gerektiği üzerinde duruluyordu. Ayrıca eğitim-öğretimin ilköğretim ile sınırlandırılamayacağı, eğitimin "ulusal heyecan yaratması, ulusal bilinci sağlaması ve serbest akımlarla düşünsel gelişmeye olanak vermesi" gerektiği vurgulanıyordu. Ünlü eğitim bilimci Marquis de Condorcet’den yapılan alıntı ile de bu görüş destekleniyordu:
"Bana hakkımı verin! Fakat ondan nasıl yararlanacağımı bilmiyorum: Ben Halkım!"
Bu bölümün sonunda
"Geleneği uzak geçmişte değil yarının gelişmelerinde aramak gerekir" deniliyordu.

Sözkonusu genelgenin ikinci bölümünde ise eğitimde güdülecek amaçlar şöyle sıralanıyordu:

1. Ulusal duygular güçlendirilmeli. Değişik görüşlere ancak ulusal varlığa zarar
    vermemeleri koşuluyla saygılı davranmalıdır.
2. Yeni kuşaklar, çalışma ve üretici olma düşünceleriyle yetiştirilmelidir.
    Ülkenin ekonomik kalkınması ancak böyle sağlanabilir.
3. Uygar dünyada ulusçu, uygar ve insancıl ( hümanist) ülküler taşımak gerekir.

Eğitim Andı adlı genelgede Ahlâk Eğitimi üzerinde de durulmuştu. Bu konuda şu önemli görüş yeğlenmişti:
"Toplum yaşamında, dünya ve ahiret cezaları korkusundan doğan ahlâk yerine. özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan gerçek ahlâk ve erdemi egemen kılmak."
Bu, Cumhuriyetin ilk yıllarında devleti yönetenlerin ahlâkı salt dinsel, ona bağlı bir kavram olarak algılamadıklarının göstergesiydi. Önemli olan kişisel özgürlük ile devlet düzeni arasındaki uyumu sağlamaktı. Benimsenen bu toplumsal ahlâk anlayışı doğrultusunda Emil Durkheim’dan yapılan bazı çeviriler 1923'ten başlayarak bakanlıkça bastırılmıştı. Bunlardan Hüseyin Cahit Yalçın'ın, Ahlâk Terbiyesi adıyla verdiği L'Education Morale'de şöyle denilmekteydi:
"Çocuklarımıza okullarda salt 'laik bir ahlâk eğitimi' vermeyi kararlaştırdık. Bununla gözetilen anlam, vahiyle ilgili dinlerin dayandıkları ilkelerden kesinlikle hiçbir yardım almayı gözetmeyen, özellikle aklın etki alanı ve gücü altındaki düşüncelere, duygulara ve uygulama yöntemlerine dayanan bir eğitimden, özetle salt akla dayalı bir eğitimden ibarettir."
Bakan Uzler’in genelgesi ya da Eğitim Andı, ulusal eğitimdeki temel amacı şöyle belirtmişti: "Türk ulusunu uygarlıkta en ileriye götürmek – Yeni kuşakları Türk olmak onurunun gerektirdiği aşk, irade ve güçte yetiştirmek."

Eğitim Andı’ndan sonra, sıra ilköğretimde öğretimin birleştirilmesine gelmişti. TBMM seçimlerin yenilenmesine karar verdiğinden Mustafa Kemal, Başkanı olduğu Halk Partisi'nin izleyeceği ana siyasayı belirtmek için yayımladığı Dokuz Umde / İlke programında buna yer vermek gereğini duymuştu.
8 Nisan 1923’te yayımlanan  9 İlkenin eğitim öğretime ilişkin 5.bölümünün
8.bendinde şöyle deniliyordu:
"İlköğretimde öğretimin birleştirilmesi,bütün okullarımızın gereksinmelerimize
ve çağdaş esaslara uygun duruma getirilmeleri,öğretmen ve öğretim
üyelerimizin yetkili kılınmaları sağlanacak, uygun araçlarla halkın
aydınlatılmasına ve eğitimine yönelinecektir."

Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi Yasası (Tevhid-i Tedrisat)

Yenilenen seçimlerden sonra en önde gelen sorun Lozan barış görüşmelerini sonuçlandırmaktı. Onu cumhuriyetin ilanı izlemişti. Ancak yeni siyasal rejime gerçek adının verilmesi, bundan önceki bölümde açıkladığımız gibi, Halifelik sorununu yeniden gündeme getirmişti. Başlayan tartışmalar, öğretimin birleştirilmesi sorununa da yeni bir boyut ve içerik kazandırmıştı. Çünkü, Ulusal Eğitim-Öğretim ve Eğitim And'ı ile belirlenen amaç, çağdaş, laik bir eğitim-öğretim demekti. Bu nedenle eğitim-öğretim sorunu, dinsel öğretim ve hilafet sorunu ile iç içe bir duruma girmişti.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal 1 Mart 1924’te Meclisin ikinci dönem ikinci toplantı yılını açış konuşmasında şu sözlerle, daha fazla beklemeden uygulamaya geçilmesine dikkat çekmişti:
"Saptanan eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ilkesinin, vakit kaybetmeksizin uygulanması gereğini gözlemliyoruz. Bu yolda gecikmenin zararları ve çabuk davranmamanın ciddî ve derin sonuçları, kararınızın bir an önce ortaya çıkması için bir fırsat olmalıdır."
Ertesi gün toplanan Halk Partisi Grubunda Halifelik ile Şer'iye ve Evkaf Bakanlığı ve Genelkurmay Bakanlığının ( Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti) kaldırılmaları hakkındaki yasa önerileri kabûl edildikten sonra, Öğretimin Birleştirilmesi hakkında Saruhan ( Manisa) Milletvekili Vasıf Çınar ile 57 arkadaşının önerdikleri yasanın görüşülmesine başlanmıştı. Aralarında Celâl Nuri İleri, Kılıç Ali, Ruşen Eşref Ünaydın, Yahya Galip, Refik Koraltan, Cevdet Abbas, Yunus Nadi, Şükrü Kaya, Ağaoğlu Ahmet, Recep Peker ve Hacim Muhittin Çarıklı’nın da bulunduğu öneri sahipleri, gerekçelerini şöyle açıklamışlardı:

"Bir devletin irfan (kültür) ve genel maarif (eğitim) siyasetinde, ulusun düşünce  ve duygu yönünden birliğini sağlamak için, öğretimin birleştirilmesi, en doğru, en bilimsel ve en çağdaş ve her yerde yararları ve iyiliği görülmüş bir ilkedir. 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra başlayan Tanzimat döneminde, sona eren Osmanlı saltanatı, öğretimin birleştirilmesine başlamak istemişse de buna muvaffak olamamış ve aksine bu hususta bir ikilik bile meydana gelmişti. Bu ikilik, eğitim ve öğretim birliği bakımından birçok zararlı sonuçlar doğurdu. Bir ulus bireyleri ancak bir türlü eğitim görebilir; iki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamen aykırıdır.
Yasa önerimizin kabulü takdirinde T.C. içinde ve bütün eğitim-öğretim kurumlarının  bağlı olduğu biricik  yer Maarif Bakanlığı olacaktır. Böylece bütün okullarda bundan böyle Cumhuriyetimizin eğitim-öğretim siyasetinden sorumlu ve kültürümüzü duygu ve kültür birliği içinde ilerletmeye görevli olan Maarif Bakanlığı, olumlu ve tek düze bir eğitim siyaseti uygulayacaktır."

Halk Partisi Grubunda kısa bir görüşmeden sonra kabûl edilen öneri, ertesi gün, 3 Mart 1924’te TBMM’de ele alınmıştı. Genel Kurul'daki görüşmelerde daha çok yurt düzeyindeki bütün okulları Maarif Bakanlığına bağlamayı öngören
5.Madde üzerinde durulmuştu. İçişleri Bakanı Ferit Tek, İl Özel İdare bütçelerinin maarife devredilmesine itiraz etmişti. Akçuraoğlu Yusuf ile Hasan Fehmi ve Muhtar Bey de uzmanlık okullarının maarife bağlanmaması gerektiği görüşünü savunmuşlardı. Bu nedenle madde yeniden düzenlenmesi için hükümete geri gönderilmiş, böylece meslek okulları ile illerce yönetilen okullar hükmün dışında bırakılmışlardı.

Öneri bu değişiklikle kabul edilmiş ve 430 numara ile yasalaşmıştı. Buna göre Türkiye içerisindeki bütün bilim ve öğretim kurumları Maarif ( Eğitim) Bakanlığına bağlanıyordu. Şer'iye ve Evkaf Bakanlığınca ya da özel vakıflarca kurulup yönetilen bütün medreseler ve okullarla Sağlık Bakanlığına bağlı yetimevleri ( Dar-ül eytamlar), Milli Savunma Bakanlığına bağlı bulunan askerî ortaokul ve liselerin (Rüşdiye ve İdadiler)  yönetimi de Maarif Bakanlığına geçiyordu. 4. madde uyarınca da Eğitim Bakanlığı, yüksek din uzmanları yetiştirmek için üniversite bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi kuracaktı. Ayrıca imamlık, hatiplik gibi dinsel hizmetleri görecek memurların yetişmesi için de okullar açacaktı. Yasanın buna ilişkin olan ve günümüzde de yürürlükte bulunan maddesi aynen şöyledir:
"Maarif Vekâleti ( Eğitim Bakanlığı), yüksek diniyat mütehassısları (uzmanları) yetiştirmek üzere darülfünunda (üniversitede) bir İlahiyat Fakültesi tesis (kurma) ve imamet ve hitabet gibi hıdemat-i diniyenin ifası (din hizmetlerinin görülmesi) vazifesiyle mükellef (yükümlü) memurlar yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edecektir (okullar açacaktır)."

Yasanın bu açık hükmüne göre İmam-Hatip Okullarından mezun olanların başka alanlara kaydırılmayıp devletten imam hatip olarak görev almaları gerekir.

Ancak bir yıllık bir uygulama sonunda sözkonusu yasanın 5. maddesinde bir değişiklik yapılması zorunluluğu belirmişti. Harp Okulu'na öğrenci yetiştiren askerî ortaokul ve liselerin özellikleri dikkate alınarak, 22 Nisan 1925’te kabûl edilen bir yasayla bu okullar Eğitim Bakanlığı'ndan alınıp yine Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştı.

Öğretimin birleştirilmesi yasası ile elde edilen sonuçlar şöyle özetlenebilir:

1. Öğretim kurumlarının "Medrese, Okul, Yabancı Okul" diye, içerikte ve
amaçta birbirine zıt üçlü bölünmüşlüğüne son verilmiştir.
2. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına koşut olarak, eğitim-öğretimin
laikleşmesinin temelleri atılmıştır.

3. Cumhuriyet kuşaklarının hurafe denen boş inançlardan ve ulusal yararla
bağdaşmayan yabancı çıkarlardan uzak, ulusal bir eğitimle yetiştirilmeleri
ve bir "ulusal kültür birliği"nin gerçekleşmesi için gerekli ortam
hazırlanmıştır.

 ATATÜRK bu birleştirmenin önemini şöyle dile getirmiştir:
 "Cihan'ın medenî ailesinde sayılır bir mevki sahibi olmak isteyen Türk ulusu, evlâtlarına vereceği eğitimi, mektep ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki tür kuruma teslim etmeye hâlâ katlanabilir miydi? Eğitim ve öğretimi birleştirmedikçe aynı düşüncede, aynı anlayışta bireylerden oluşan bir ulus yapmaya olanak aramak, olmayacak bir şeyle uğraşmak olmaz mıydı?"

Bu nedenledir ki yasanın uygulanmasına geçildiğinde, medreselerin yeniden açılması için Rize’de kendisine dilekçe ile başvuran iki müftüye, "Şimdiye kadar geri kalmamızda en büyük etkenin ne olduğunu biliyor musunuz? Hayır, medreseler açılmayacaktır!" diye yanıt vermişti. Arkasından hemen şunu eklemişti: "Bu adamlar burasını İran gibi mi yapmak istiyorlar?" ( 18 Eylül 1924)

***
AKP'nin Cumhurbaşkanı, Kur'an dili olduğu gerekçesiyle, Arapça'yı üstün görerek, Türk Halkı'na "Osmanlıca" adı altında dayatmaktadır. Kendisi imam hatip okulu mezunu olmasına rağmen Arapça konuşamadığı gibi, Kur'an dilinin, anadili Arapça olan halklar tarafından bile iyi anlaşılmadığı kanıtlanmıştır.
Stalin döneminde Ruslar, egemenliği altına aldıkları uluslara milliyetlerini unutturmak ve sosyalizmi benimsetmek için, çok çeşitli yollara başvurmuşlardı.
Örneğin, Azeri ya da diğer Türk cumhuriyetlerine mensup bir kimse bir Rus ile Türkçe konuşsa,  o Türk hemen milliyetçilikle suçlanırdı. Sadece Ruslar'ın Milliyetçilik hakkı vardı.

AKP Cumhurbaşkanı'nın kayıtsız şartsız buyruğuna girmiş olan AKP'nin yaptığı da bundan farksızdır. Önce "biz milliyetiliği ayaklarımızın altına aldık" demişti, şimdi de Arap alfabesini yeniden dayatarak, ulusal dilimiz Türkçe yerine Arapça öğretmeyi, hem 3x4 eğitim sistemiyle hem de toplama bir dil olan Osmanlıca dayatmasıyla uygulamaya koymuş bulunmaktadır.

Ulusal kimliğimize, ulusal dilimize, ulusal kültürümüze ve laik cumhuriyetimize karşı bir hareket içinde olan AKP, iktidara geldiği tarihten beri, Recep Tayyip Erdoğan'ın kisisel iradesini milletin iradesiymiş gibi dayatarak, ATATÜRK'ün tasarımı ve öncülüğünde gerçekleştirilen Türk Devrimi ile ATATÜRK'ün ilkelerini ve eserlerini yıkmak ve ileriye dönmekte olan çağdaş ulus ve çağdaş devlet çarkını geriye, Ortaçağ'a doğru döndürmek için amansız bir uğraş vermektedir.

Çağdaş bir ulusun, bu yıkıcı ve diktatörce gidişe daha fazla katlanması söz konusu olamaz..!

Dursun ATILGAN
Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
Genel Başkanı


Yararlandığım kaynaklar:
Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri
Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri
Türk Devrim Tarihi, Prof. Dr. Şerafettin TURAN, Bilgi Yayınevi, Ankara

ADALET YÜRÜYÜŞÜNÜ DESTEKLİYORUZ

19 MAYIS'IN 98. YIL DÖNÜMÜ

ATATÜRK'E İHANET VE DÜŞMANLIK

MEB MÜFREDATI VE ATATÜRK

MEB MÜFREDATI VE İNÖNÜ

AVRUPALI TÜRK AYDINLARINDAN ÇAĞRI

POLİSİMİZİN YANINDAYIZ

GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ

Mustafa Balbay Geliyor

15 Temmuz Darbe Girişimi

Rainer Hermann'a Mektup FAZ

RTE'YE YANIT: 1930'LU YILLAR

ONUNCU YIL MARŞI

TARİHTEN UYARICI BİR YAPRAK

YİRMİNCİ YÜZYILIN İLK SOYKIRIMINI KİM YAPTI..?

ALMAN PARLAMENTOSU'NUN 2 HAZİRAN 2016 KARARI

ALMAN PARLAMENTOSU YANLIŞ YAPTI

T.C.'nin 26. Gen. Kur. Başkanı İLKER BAŞBUĞ Geliyor

TBMM Başkanı İsmail Kahraman'a Açık Mektup

ARAP LAWRENCE'TEN GÜNÜMÜZE

Ulusal Bayram Yasaklanmasına Boyun Eğmek Yakışmaz

DİNCİ ve KİNCİ KUŞAKLAR TÜRKİYESİ..!

GERÇEĞİN GÖZÜNÜN İÇİNE BAKMAYA CESARET ETMEK

Terör Örgütlerini Silahlandıranlar İnsan Haklarından Söz Edemezler

ONUR ÖYMEN’DEN TRT’YE TEPKİ

TRT-TÜRK T.C. DEVLETİ’NE KİN KUSUYOR

1128 YANLIŞ

İSTANBUL'UN KALBİNDE TERÖR VAHŞETİ

TRT-TÜRK ATATÜRK’E VE CHP’YE KİN KUSMAYI SÜRDÜRÜYOR

SİMON RODRİGEZ'DEN BİR ALINTI

ANKARA’DAN SONRA PARİS’TE DE KANLI TERÖR

BARIŞIN BAŞKENTİ’NE BÜYÜK İHANET

Prof. Dr. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK geliyor…

TRT-TÜRK’ÜN OSMANLICA DAYATMASI

RİZE BELEDİYE BAŞKANI’NIN ATATÜRK DÜŞMANLIĞI

BÖLÜCÜ TERÖRE İVEDİLİKLE SON VERMEK ŞARTTIR..!

BÖYLE GİDERSE, TÜRKİYE’DE DİKTATÖRLÜĞÜN İLANI YAKINDIR..!

BÜYÜK ZAFER’İN 93. YILDÖNÜMÜ KUTLU OLSUN!

DEVLETİN TEMELİNE DİNAMİT KOYANLAR…

"YURTTA TERÖR DÜNYADA TERÖR" DEĞİL "YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ" İSTİYORUZ…

DEVLET BAHÇELİ'NİN SAATİ

AKP CUMHURBAŞKANI'NIN TÜRK DİLİ KARŞITLIĞI, OSMANLICA DAYATMASI VE GERÇEKLER

BÜTÜN DÜNYA DERGİSİ ve ANZAKLARLA İLGİLİ YAZIT

AVRUPA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEKLERİ FEDERASYONU # GEZİ BELGESELİNİ KÖLN'DE YURTTAŞLARIMIZLA BULUŞTURUYOR

ÖNEMLI DUYURU
ÇANAKKALE ZAFERİ VE TEHCİR


ÇANAKKALE ZAFERİ’NİN 100. YIL DÖNÜMÜ

Kurtuluş Savaşımızın Öyküsü

TRT-TÜRK ATATÜRK’E KİN KUSUYOR…

Richard von Weizsäcker

İSLAMOFOBİYİ BESLEYENLER

CUMHURİYET GAZETESİNE AKP SANSÜRÜ

ATATÜRK'ÜMÜZ VE TÜRK KADINI

KANLI TERÖR

19. Şura Kararları ve Cevdet Kudret

ATAMIZI ANKARA’DA ANDIK

TBMM’DE BALBAY’I ZİYARETİM