8 Aralık 2014

19. „MİLLΓ  EĞİTİM ŞURASI  KARARLARI ve CEVDET KUDRET’İN 26 YIL ÖNCE VERDİĞİ YANIT..!

Dursun ATILGAN                                                                                      
Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
Genel Başkanı


12 Eylül askerî cuntasını bile neredeyse mumla aratan A.K.P. iktidarı, bir taraftan göstermelik "tören Atatürkçülüğü" yaparken, diğer taraftan düşün ve yazın Atatürkçülüğü'ne ağır darbeler indirmeyi sürdürmektedir.
Buna paralel olarak, çağdaşlık yerine çağ dışılığı amaç edindiği de şu icraatlarıyla ortadadır:
- Zorunlu eğitimi 8 yıldan 4 yıla indiren ve medrese misali 3x4 Eğitim Sistemi
uygulaması
- Atatürk’ü, Atatürkçü Düşünce Sistemini hem okul kitaplarından hem de
belleklerden silmek ve de Atatürk ve Atatürkçü düşmanlığı için güdülen
kinci, dinci ve baskıcı bir siyaset
- Millî Eğitim ve Öğretimi, Dînî Eğitim ve Öğretim düzeyine indirgemek, yani
laik okulları medreseleştirmek
- „Dindar ve kindar“ kuşaklar yetiştirmek üzere, 3. 3. 1924’ten beri süregelen
Eğitim ve Öğretim Birliği’ni hem yok sayıcı hem de yok edici siyaset
- İlköğretimi, zorunlu bir biçimde imam hatip okullarına indirgeyen eğitim
uygulaması
- Son olarak, 2 ila 6 Aralık 2014’te Antalya’da toplanan 19. Eğitim Şûrası’nda
alınan bir dizi kararla, zorunlu din dersi uygulamasına ilköğretimde
başlanması ve Osmanlıca’nın zorunlu olarak öğrenilmesi, dolayısıyla da,
Osmanlı’ya geri dönüş için, dil konusunda da zemin hazırlanması
- Böylece de, 2023’te Cumhuriyetimizi bir „İslam Cumhuriyeti“ne
dönüştürmenin alt yapısının oluşturulması…

A.K.P. iktidarının, yukarda saydığımız laiklik karşıtı uygulmalarıyla birlikte, Osmanlı  ortaçağına dönüş siyaseti karşısında, sanki tüm bu olanlar Türk Halkını ilgilendirmiyormuş gibi, suskun, korkak, ürkek ve iradesini yeni bir hanedan adayına teslim etmekte olan bir zihniyet ile bu zihniyete, din baskısıyla hükmeden bir diktatorya var… 12 Eylül’ü bile mumla aratan dinci ve kinci bir diktatorya…

12 Eylülcüler, Atatürk'ün kurduğu, siyasal iktidardan bağımsızlaştırdığı ve bunun için mirasının önemli bir bölümünü bağımsızlık kaynağı olarak devrettiği kurumları (12 Nisan 1931'de kurulan Türk Tarih Kurumu ile 26 Eylül 1932'de kurulan Türk Dil Kurumu‘nu kapatarak, Atatürkçülük maskesi ardına gizlenerek, Atatürk düşmanlığını körüklemişlerdi.  
A.K.P. iktidarı ise, bunu bir fırsat bilerek, daha da ileri gitmiş ve okul kitaplarından Atatürk’ü, Atatürkçülüğü (Kemalizm’i) silmek için düşmanca bir gayret ve çaba içine girmiştir…
Son Eğitim Şûrası‘nda, açık ve kesin olarak, Atatürkçülük karşıtı, yani çağ dışı kararlar alınmıştır. Atatürkçü Türk insanının yüreğini yakıcı; çağdaş eğitim ve öğretimi yıkıcı kararlar… İlköğretimden itibaren din dersi zorunluluğu; Osmanlıca’nın zorunlu ders olarak olarak okutulması ve Devrim Tarihi ile Atatürkçülük konularının yeniden gözden geçirilmesi (olanak elverdiğince okul kitaplarından çıkarılması) ve benzeri kararlar…

Burada, şu „Osmanlıca“ denilen yapay dil konusunda, önce hayatî bazı sorular sormak istiyorum:
- „Osmanlıca“ hangi dillerden oluşan bir dildir..?
- „Osmanlıca“da yazı dili ile konuşma dili aynı mıdır..?
-  „Osmanlıca“ halkın anlayabileceği bir dil olsaydı, 600 yılı aşkın bir süre
kullanılmış olmasına rağmen, okuma-yazma oranı niçin sıfıra yakındı..?
- Osmanlı İmparatorluğu 308 yıl Kuzey Afrika’da hüküm sürmüşken,
o bölgedeki ülke halkları Osmanlıca bilmezken; Fransızlar aynı bölgede
sadece 71 yıl hüküm sürmüşlerdir ve Fransızca onların ana dili gibi
konuştukları bir dil konumuna gelmiştir. Nasıl olmuştur bu..?

Şimdi gelelim „Osmanlıca“ denilen dile ve „dil dilenciliğine“:

12 Eylül sonrası kurulan bağımsız Dil Derneği, Dil Bayramı'nın 56. yıl dönümünü kutlamak üzere, 26 Eylül 1988'de Ankara'da görkemli bir etkinlik düzenledi.  Cevdet KUDRET ve Uğur MUMCU'nun da muhteşem birer konuşma yaptıkları bu etkinliğe, Mahmut MAKAL ve Mustafa EKMEKÇİ ile birlikte ben de katıldım. Cevdet KUDRET'i şahsen tanıma onurunu da o gün o törende yaşadım.
Hiç unutmam. Mahmut Makal  "Hocam, sizinle, Almanya'dan bir dostumu, Dursun Atılgan'ı tanıştırmak istiyorum" dediğinde, bana ilk sorusu şu olmuştu Cevdet Kudret‘in: "Adnan Binyazar nasıl?". Adnan Binyazar'ın Almanya'ya Türk çocukları için Türkçe ders kitapları hazırlamak üzere davet edildiğini iyi biliyordu. Daha önceleri Türk Dil Kurumu'nda çalışmış olan Adnan Binyazar ve Emin Özdemir'i çok sevdiğini ve daima takdir ettiğini sözlerine ekledi.

Cumhuriyet devri "Edebî Akımları"ndan olan "Yedi Meşaleciler"in kurucularından; Dil Devrimi'ne, dilimizin özleşmesine ve işlenmesine önem ve gönül vermiş, yazınsal türlerin hemen hemen tümünde ürünler ortaya koymuş olan ve Türk Edebiyatını en iyi bilenlerden, bu konuda incelemeleri, araştırmaları ve eleştirileri bulunan Cevdet KUDRET'in, o gün yaptığı muhteşem konuşmayı, sizlerle paylaşmayı Türkçe severliğin etiksel bir gereği sayıyorum.
Sadece Dil Devrimi'nin önemini ortaya koyma açısından değil, aynı zamanda, „Osmanlı ve Osmanlıca heveslisi“ A.K.P. iktidarı ile,  Gayri Millî Eğitim Şurası’na katılarak, Osmanlıca’nın zorunlu olarak okutulması yönündeki karara imza verenlere ve A.K.P. iktidarının her tasarrufuna katkıda bulunan ya da „susarak onay veren“ sözde aydınlara pek yerinde bir yanıt olarak, Cevdet Kudret’in, Türk Dil Devrimi’nin gerekçesini ortaya koyan muhteşem konuşmasını, ülkemiz ve ilkemiz açısından duyarlı olan kamuoyu ile paylaşmayı yaşamsal bir ödev sayıyorum…


CEVDET KUDRET'İN 26 Eylül 1988’de DİL BAYRAMI NEDENİYLE YAPTIĞI KONUŞMA

„Sayın Üyeler, Sayın Konuklar!

Ben iyi kötü birşeyler yazarım ama, iyi bir konuşmacı değilim. Sizi hayâl kırıklığına uğratırsam bağışlayın!
Derneğimizin bana verdiği konuşma görevini, zaman zaman konuşarak, daha çok da notlarımdan yararlanarak, yerine getirmeye çalışacağım.

Benim beş bayramım var:
Birincisi, Hakimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı'dır. 23 Nisanlarda kutlanan bu bayram çocuklara armağan edilmiştir. İktidarı ele geçirenler (12 Eylül cuntası) bunu yalnızca çocuk bayramı sanmışlar, "Biz çocuk muyuz?" diyerek bayramımızı kaldırmışlardı. Bunun Ulusal Egemenlik Bayramı olduğunu sonradan öğrenmiş olacaklar ki, ertesi yıl bayramımıza yeniden kavuştuk.

İkincisi, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı. Bu bayram gençliğe armağan edilmiştir.

Üçüncüsü, 30 Ağustos Zafer Bayramı'dır. Türk Ulusu'nun emperyalizmi yenmesinin bayramıdır bu.

Dördüncüsü, Cumhuriyet Bayramı. 29 Ekimlerde kutladığımız büyük bayramımız.

Beşincisi, bugün kutladığımız Dil Bayramı. Biz, Türkçeyi sevenler, Dil Devrimi'nin başladığı 26 Eylül günlerinde kutlarız onu.

Benim Dil Devrimi'ne bağlanmamın nedeni, ta çocukluk yıllarıma uzanır. İlkokulda idik (Nümune-i İrfan Mekteb-i İptidaisi). İlk kez tarih dersi okumaya başlamıştık. Demek ki 9-10 yaşlarında olacağım. Pembe kâğıtlı, incecik bir kitaptı. Halkalar içinde padişah resimleri vardı. Bunları bize belletirlerdi:
Murad-ı evvel, Murad-ı sanî, Murad-ı sâlis, Murad-ı râbi, Murad-ı hâmis
Bir türlü işin içinden çıkamazdım; Murad-ı hâmis mi önce, Murad-ı sâlis mi önce anlayamazdım, bunalımlar geçirirdim. Birinci Murat, İkinci Murat… diye sıralansa ne kadar kolay olacaktı. Yaşımız biraz büyüdü, ortaokula, liseye geçtik. Bu sefer karşımıza daha çapraşık sözler çıktı. Hendese diye bir dersimiz vardı, geometri yani. Orada "zâviyetân-ı mütebâdiletân-ı dâhiletan" diye bir terimle karşılaştık; "iç ters açılar" demekmiş bu. Daha sonra, "zû erbaat-ül-adla" diye başka bir terim çıktı karşımıza; meğer bizim "dörtgen" demekmiş… Hayatiyat diye başka bir dersimiz vardı, Biyoloji dersi. Orada "sağ kulak", "sol kulak" diyemezdik, "üzn-i eymen", "üzn-i eyser" demek zorunda idik; "burun kemiği" yerine "azm-ı enf", ince barsaklar yerine "em'â-yı rakika" demek zorunda idik, yani kulak, burun, kemik, barsak demek yasaktı. Desek ne olurdu? Desek, öğrenci argosuyla söyleyeyim, sınıfta çakardık…
Daha sonra, nebâtât (bitkibilim, botanik) diye bir dersimiz daha vardı, orada da şöyle bir terim çıktı karşımıza: "zât-ül-ilkah-iz zâhire", meğer "çiçekli bitkiler" demekmiş… Coğrafya dersinde "Karadeniz" yerine "Bahr-i siyah", "Akdeniz" yerine "Bahr-i sefid" , "Akdeniz Adaları" yerine "Cezair-i Bahr-i sefid", "Sıradağlar" yerine ise "silsile-i cabal" demek zorunda idik.

Bilime ulaşmak için önce dil duvarını aşmak gerekiyordu.

Edebiyat dili de aynı doğrultuda idi. "Divan Edebiyatı" diye bir ders okutulurdu; bugün de okutulur. Orada, "Sultan-üş şuarâ" (şairler sultanı) diye anılan Baki adlı bir ozanın Kanunî Sultan Süleyman için yazdığı ünlü bir mersiyesi okutulmuştu: bugün de okutulur. Bu mersiye (ağıt) şöyle başlar:

Ey pâybend-i dâmgeh-i kayd-i nâm ü neng
Tâ key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng

Yahya Kemal, Paris'te öğrenci iken (1903-1912) Verlaine'nin Fêtes galantes (Aşıkane ziyafetler) adlı şiir kitabının etkisi altında kalır. O kitaptaki şiirlerde XVIII. yüzyıl Versailles'ının parkları, şatoları, yaşayış biçimleri, aşkları,
o yüzyılın Fransızcasıyla anlatılmaktadır. Yahya Kemal de, bizim XVIII. yüzyılımızın yaşayış biçimini yansıtmak ve o yüzyılın Türkçesiyle şiir yazabilmek için "Doğu Dilleri Okulu"na gidip Arapçasını, Farsçasını ilerletmeye çalışır. O dönemin diliyle, şu yolda şiirler yazmaya başlar:

O muğbeçeyle tanıştımdı Lâle Devri'nde
Fütadegânına son bir piyâle devrinde
Lisânı şîve-i Şîrâz'dan nümûne idi
Acem-peresti-ı Rûm'un imâle devrinde

Böylece, divan şiirine kapılanmış olur.

Burada bana aykırı görünen nokta, bir Türk ozanının Türkçe şiirler yazabilmek için "Doğu Dilleri Okulu"na giderek Arapça, Acemce öğrenmek zorunda kalışıdır. Bu olay, Divan Edebiyatı Türkçesinin Türkçe olmadığını göstermesi bakımından yeterli bir kanıttır.

Daha sonra, "Tanzimat Edebiyatı" diye bir ders okutuldu; bugün de okutulur. O da, dil bakımından aynı doğrultuda idi. "Üstad Ekrem" diye anılan Recaizade Mahmut Ekrem'in Yakacık'ta bir mezarlık âlemini anlatan bir şiiri şöyle başlar:

Bir şebdi köyde âzim-i geşt ü güzâr idim

Yani, "Bir gece köyde gezip dolaşmaya çıkmıştım" demek istiyor.

"Edebiyat-ı Cedide" topluluğu da aynı doğrultuda idi. Tevfik Fikret, ünlü Sis şiirinde, sisi şöyle anlatır:

Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid
(Gittikçe çoğalan beyaz bir karanlık)

Cenap Şahabettin'in yine çok ünlü bir şiirinde (Temâşâ-yi leyâl) şöyle dizeler vardır:

Sanki engüşt ber-dehan melekût
Bütün eşyaya der: sükût, sükût!

("Sanki parmağı ağzında melekler, bütün eşyaya: susun, susun! der"miş)

Bunlar hep büyük ozan ("Sultan-üş şuarâ", üstad vb.) sayıldığı için sesimiz çıkmaz, "usûl böyleymiş demek" der, susardık. Ama ikinci sınıf ozanların elinde bu dilin gülünçlüğü ortaya çıkmış, onu biz bile sezmiştik. Muallim Naci adlı bir ozanın Kuzu adlı bir şiiri vardır. O şiirde şöyle bir dizeyle karşılaşmıştık:

Dünbâle ise hemîşe cünban

"Kuyruksa her zaman sallanır" demekmiş. "Dünbâle" (kuyruk) sözcüğü bize o kadar gülünç gelmişti ki, sınıfta kahkahayla gülmüş, "iki izinsiz, bilâ-af" cezası almıştık. "Kuyruğu sallanır" sözüne "kuyruğu titretmek" anlamını vermiş, kara tahtada bocalayıp kırık not alan arkadaşlarımıza "dünbâle" diye fısıldar, onları güldürür, karamsarlıktan kurtarırdık.

Bu Arap-Acem kültür, sanat ve diline öylesine kapılanmış, Arabistan'dan ve İran'dan gelen kişilere dahi öylesine değer verir olmuşuz ki, Divan Edebiyatı döneminde dahi ozan bundan yakınma zorunda kalmış ve

Mesîh! gökten insen sana yer yok
Yürü var gel Arap'tan ya Acem'den

demiş.

Bu yabancı dillerden gelen sözcük ve kuralları söküp atmak olanaksız gibi görünüyordu. Halit Ziya, bir makalesinde (1899) şöyle demişti:

"Acemlerin, Arapların edatlarını almışız; bunlar dile öyle yapışmış ki, ayrılmaz parçası olmuş; bunları sökmeye kalkışmak, ağzımızın dişlerini sökmek gibi tehlikeli bir iştir."

Bu yabancı sözcükleri, çocuklara kolaylıkla öğretebilmek için manzum sözlükler bile yazılmıştır:

Yıldız ahter, mâh ay, aydınlığıdır mâhtâb
Can revân ü mevt
ölümdür, murd ölmüş, zinde sağ
(Sünbülzâde Vehbi, Tuhfe-i Vehbi)

Tanzimatla birlikte Batı'ya yönelince, bu kez de dilimize Frenk sözcükleri dolmaya başladı. Onun da hemen manzum sözlüğünü yaptılar:

Allah Diyö, gökler siyö, yer ter, komanse ibtidâ,
Öğle midi, geceyarısı minüvi, akşam suvar,
Jur
gün, yıl an, hafta sömen, yarın dömen, aydır muva

(Tahir Ömerzade Yusuf Halis, Miftâh-ı Lisan, 1850)

Bu yoldaki sözler önce edebiyata, daha sonra da günlük dile girmekte gecikmedi. İşte birkaç şiir başlığı:

Şinasi'nin Lamartine'den bir çevirisi: Souvenirs

Tevfik Fikret: La dans serpantin (yılan dansı)

Recaizade Mahmut Ekrem: Brün e Blond (esmer ve sarışın).

Bu şiirden size birkaç beyit aktaracağım:

Biri armudî çehre, diğeri rond (yuvarlak)
Hoş-nümâ, nâzenin brûn e blond (esmer ve sarışın)
Mehba-ı hüsn ü işveden iki ond (dalga)
Bî-bedel, bî-behâ brün e blond
Bilmemiş, bilmesin bu kızları mond (dünya)
Birbirinden güzel brün e blond

Peyamî Safa'nın babası İsmail Safa'nın da, sağlığında "şair-i mâder-zâd" (anadan doğma ozan) diye anılan ve övülen İsmail Safa'nın da, buna benzer bir şiiri vardır:

Pratiksiz bana konversasyon güç geliyor,
Gerçi ezberliyorum hayli lügat madmuazel
(…)
Size takdîm edeyim bir sigaret madmuazel
(…)
Elinizde var idi bir de demet madmuazel

Bu kadarını hatırlıyorum. Haydi diyelim ki bunlar şaka olsun diye yazılmıştır. Ya ciddi ciddi yazılmış olan şu örneklere ne dersiniz? İşte, "şair-i a'zam (en büyük ozan) diye anılan Abdülhak Hâmit'ten iki dize:

Lak'ta, kaskat'ta anınla randevular var idi
Ne gezersin lakın kenarında?

Lak (Fransızca lac), "göl" demek. "Ne gezersin gölün kenarında?" dese, vezin bozulmaz; ama Hâmit'in alafrangalığı bozulur.

İşte "Edebiyat-ı Cedide" topluluğunun ünlü ozanı Cenap Şahabettin'in sonbaharı anlatan ünlü bir şiirinden (Temâşa-yı hazan) bir dize:

Na'şı evrâk ile dolar laklar
"Göller yaprak ölüleriyle dolar"mış.
Bu laklakıyat sürüp gidecekti. Neyse ki, Ahmet Haşim Göl Saatleri adlı şiir kitabını çıkardı da, bizim "göl"ü kurtardı.

Bu Frenk dili istilası, daha sonraki dönemlerde de sürüp gider. Hele Yakup Kadri'de aşırı sınıra varır:

Böyle bir eboşun (taslak) hazırlanmış olması, Ahmet Kerim'i büyük bir müşkülden kurtardı. (Hüküm Gecesi)

Tokatlıyan'ın turnan (döner) kapısı zücâcî bir değirmen gibi dönüyor.
(Hüküm Gecesi)

Günümüzde de, bu yoldaki sözcükler konuşma dilimize kadar girmiştir. Eskiden "gerdanlık", "başörtüsü", "yelek" derdik; şimdi "kolye", "eşarp", "jile" diyoruz.

Ne güzel renk adlarımız vardı:
"Devetüyü, külrengi, fesrengi, kavuniçi, yavruağzı, vişneçürüğü, camgöbeği, güvez" vb.
Şimdi onların yerine:
"Siklamen, griblö, bordo, maron, oliv" vb. deniyor.

Daha önce girmiş Frenkçe sözleri dahi sonradan beğenmeyip, yerlerine