8 Aralık 2014

19. „MİLLΓ  EĞİTİM ŞURASI  KARARLARI ve CEVDET KUDRET’İN 26 YIL ÖNCE VERDİĞİ YANIT..!

Dursun ATILGAN                                                                                      
Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
Genel Başkanı


12 Eylül askerî cuntasını bile neredeyse mumla aratan A.K.P. iktidarı, bir taraftan göstermelik "tören Atatürkçülüğü" yaparken, diğer taraftan düşün ve yazın Atatürkçülüğü'ne ağır darbeler indirmeyi sürdürmektedir.
Buna paralel olarak, çağdaşlık yerine çağ dışılığı amaç edindiği de şu icraatlarıyla ortadadır:
- Zorunlu eğitimi 8 yıldan 4 yıla indiren ve medrese misali 3x4 Eğitim Sistemi
uygulaması
- Atatürk’ü, Atatürkçü Düşünce Sistemini hem okul kitaplarından hem de
belleklerden silmek ve de Atatürk ve Atatürkçü düşmanlığı için güdülen
kinci, dinci ve baskıcı bir siyaset
- Millî Eğitim ve Öğretimi, Dînî Eğitim ve Öğretim düzeyine indirgemek, yani
laik okulları medreseleştirmek
- „Dindar ve kindar“ kuşaklar yetiştirmek üzere, 3. 3. 1924’ten beri süregelen
Eğitim ve Öğretim Birliği’ni hem yok sayıcı hem de yok edici siyaset
- İlköğretimi, zorunlu bir biçimde imam hatip okullarına indirgeyen eğitim
uygulaması
- Son olarak, 2 ila 6 Aralık 2014’te Antalya’da toplanan 19. Eğitim Şûrası’nda
alınan bir dizi kararla, zorunlu din dersi uygulamasına ilköğretimde
başlanması ve Osmanlıca’nın zorunlu olarak öğrenilmesi, dolayısıyla da,
Osmanlı’ya geri dönüş için, dil konusunda da zemin hazırlanması
- Böylece de, 2023’te Cumhuriyetimizi bir „İslam Cumhuriyeti“ne
dönüştürmenin alt yapısının oluşturulması…

A.K.P. iktidarının, yukarda saydığımız laiklik karşıtı uygulmalarıyla birlikte, Osmanlı  ortaçağına dönüş siyaseti karşısında, sanki tüm bu olanlar Türk Halkını ilgilendirmiyormuş gibi, suskun, korkak, ürkek ve iradesini yeni bir hanedan adayına teslim etmekte olan bir zihniyet ile bu zihniyete, din baskısıyla hükmeden bir diktatorya var… 12 Eylül’ü bile mumla aratan dinci ve kinci bir diktatorya…

12 Eylülcüler, Atatürk'ün kurduğu, siyasal iktidardan bağımsızlaştırdığı ve bunun için mirasının önemli bir bölümünü bağımsızlık kaynağı olarak devrettiği kurumları (12 Nisan 1931'de kurulan Türk Tarih Kurumu ile 26 Eylül 1932'de kurulan Türk Dil Kurumu‘nu kapatarak, Atatürkçülük maskesi ardına gizlenerek, Atatürk düşmanlığını körüklemişlerdi.  
A.K.P. iktidarı ise, bunu bir fırsat bilerek, daha da ileri gitmiş ve okul kitaplarından Atatürk’ü, Atatürkçülüğü (Kemalizm’i) silmek için düşmanca bir gayret ve çaba içine girmiştir…
Son Eğitim Şûrası‘nda, açık ve kesin olarak, Atatürkçülük karşıtı, yani çağ dışı kararlar alınmıştır. Atatürkçü Türk insanının yüreğini yakıcı; çağdaş eğitim ve öğretimi yıkıcı kararlar… İlköğretimden itibaren din dersi zorunluluğu; Osmanlıca’nın zorunlu ders olarak olarak okutulması ve Devrim Tarihi ile Atatürkçülük konularının yeniden gözden geçirilmesi (olanak elverdiğince okul kitaplarından çıkarılması) ve benzeri kararlar…

Burada, şu „Osmanlıca“ denilen yapay dil konusunda, önce hayatî bazı sorular sormak istiyorum:
- „Osmanlıca“ hangi dillerden oluşan bir dildir..?
- „Osmanlıca“da yazı dili ile konuşma dili aynı mıdır..?
-  „Osmanlıca“ halkın anlayabileceği bir dil olsaydı, 600 yılı aşkın bir süre
kullanılmış olmasına rağmen, okuma-yazma oranı niçin sıfıra yakındı..?
- Osmanlı İmparatorluğu 308 yıl Kuzey Afrika’da hüküm sürmüşken,
o bölgedeki ülke halkları Osmanlıca bilmezken; Fransızlar aynı bölgede
sadece 71 yıl hüküm sürmüşlerdir ve Fransızca onların ana dili gibi
konuştukları bir dil konumuna gelmiştir. Nasıl olmuştur bu..?

Şimdi gelelim „Osmanlıca“ denilen dile ve „dil dilenciliğine“:

12 Eylül sonrası kurulan bağımsız Dil Derneği, Dil Bayramı'nın 56. yıl dönümünü kutlamak üzere, 26 Eylül 1988'de Ankara'da görkemli bir etkinlik düzenledi.  Cevdet KUDRET ve Uğur MUMCU'nun da muhteşem birer konuşma yaptıkları bu etkinliğe, Mahmut MAKAL ve Mustafa EKMEKÇİ ile birlikte ben de katıldım. Cevdet KUDRET'i şahsen tanıma onurunu da o gün o törende yaşadım.
Hiç unutmam. Mahmut Makal  "Hocam, sizinle, Almanya'dan bir dostumu, Dursun Atılgan'ı tanıştırmak istiyorum" dediğinde, bana ilk sorusu şu olmuştu Cevdet Kudret‘in: "Adnan Binyazar nasıl?". Adnan Binyazar'ın Almanya'ya Türk çocukları için Türkçe ders kitapları hazırlamak üzere davet edildiğini iyi biliyordu. Daha önceleri Türk Dil Kurumu'nda çalışmış olan Adnan Binyazar ve Emin Özdemir'i çok sevdiğini ve daima takdir ettiğini sözlerine ekledi.

Cumhuriyet devri "Edebî Akımları"ndan olan "Yedi Meşaleciler"in kurucularından; Dil Devrimi'ne, dilimizin özleşmesine ve işlenmesine önem ve gönül vermiş, yazınsal türlerin hemen hemen tümünde ürünler ortaya koymuş olan ve Türk Edebiyatını en iyi bilenlerden, bu konuda incelemeleri, araştırmaları ve eleştirileri bulunan Cevdet KUDRET'in, o gün yaptığı muhteşem konuşmayı, sizlerle paylaşmayı Türkçe severliğin etiksel bir gereği sayıyorum.
Sadece Dil Devrimi'nin önemini ortaya koyma açısından değil, aynı zamanda, „Osmanlı ve Osmanlıca heveslisi“ A.K.P. iktidarı ile,  Gayri Millî Eğitim Şurası’na katılarak, Osmanlıca’nın zorunlu olarak okutulması yönündeki karara imza verenlere ve A.K.P. iktidarının her tasarrufuna katkıda bulunan ya da „susarak onay veren“ sözde aydınlara pek yerinde bir yanıt olarak, Cevdet Kudret’in, Türk Dil Devrimi’nin gerekçesini ortaya koyan muhteşem konuşmasını, ülkemiz ve ilkemiz açısından duyarlı olan kamuoyu ile paylaşmayı yaşamsal bir ödev sayıyorum…


CEVDET KUDRET'İN 26 Eylül 1988’de DİL BAYRAMI NEDENİYLE YAPTIĞI KONUŞMA

„Sayın Üyeler, Sayın Konuklar!

Ben iyi kötü birşeyler yazarım ama, iyi bir konuşmacı değilim. Sizi hayâl kırıklığına uğratırsam bağışlayın!
Derneğimizin bana verdiği konuşma görevini, zaman zaman konuşarak, daha çok da notlarımdan yararlanarak, yerine getirmeye çalışacağım.

Benim beş bayramım var:
Birincisi, Hakimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı'dır. 23 Nisanlarda kutlanan bu bayram çocuklara armağan edilmiştir. İktidarı ele geçirenler (12 Eylül cuntası) bunu yalnızca çocuk bayramı sanmışlar, "Biz çocuk muyuz?" diyerek bayramımızı kaldırmışlardı. Bunun Ulusal Egemenlik Bayramı olduğunu sonradan öğrenmiş olacaklar ki, ertesi yıl bayramımıza yeniden kavuştuk.

İkincisi, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı. Bu bayram gençliğe armağan edilmiştir.

Üçüncüsü, 30 Ağustos Zafer Bayramı'dır. Türk Ulusu'nun emperyalizmi yenmesinin bayramıdır bu.

Dördüncüsü, Cumhuriyet Bayramı. 29 Ekimlerde kutladığımız büyük bayramımız.

Beşincisi, bugün kutladığımız Dil Bayramı. Biz, Türkçeyi sevenler, Dil Devrimi'nin başladığı 26 Eylül günlerinde kutlarız onu.

Benim Dil Devrimi'ne bağlanmamın nedeni, ta çocukluk yıllarıma uzanır. İlkokulda idik (Nümune-i İrfan Mekteb-i İptidaisi). İlk kez tarih dersi okumaya başlamıştık. Demek ki 9-10 yaşlarında olacağım. Pembe kâğıtlı, incecik bir kitaptı. Halkalar içinde padişah resimleri vardı. Bunları bize belletirlerdi:
Murad-ı evvel, Murad-ı sanî, Murad-ı sâlis, Murad-ı râbi, Murad-ı hâmis
Bir türlü işin içinden çıkamazdım; Murad-ı hâmis mi önce, Murad-ı sâlis mi önce anlayamazdım, bunalımlar geçirirdim. Birinci Murat, İkinci Murat… diye sıralansa ne kadar kolay olacaktı. Yaşımız biraz büyüdü, ortaokula, liseye geçtik. Bu sefer karşımıza daha çapraşık sözler çıktı. Hendese diye bir dersimiz vardı, geometri yani. Orada "zâviyetân-ı mütebâdiletân-ı dâhiletan" diye bir terimle karşılaştık; "iç ters açılar" demekmiş bu. Daha sonra, "zû erbaat-ül-adla" diye başka bir terim çıktı karşımıza; meğer bizim "dörtgen" demekmiş… Hayatiyat diye başka bir dersimiz vardı, Biyoloji dersi. Orada "sağ kulak", "sol kulak" diyemezdik, "üzn-i eymen", "üzn-i eyser" demek zorunda idik; "burun kemiği" yerine "azm-ı enf", ince barsaklar yerine "em'â-yı rakika" demek zorunda idik, yani kulak, burun, kemik, barsak demek yasaktı. Desek ne olurdu? Desek, öğrenci argosuyla söyleyeyim, sınıfta çakardık…
Daha sonra, nebâtât (bitkibilim, botanik) diye bir dersimiz daha vardı, orada da şöyle bir terim çıktı karşımıza: "zât-ül-ilkah-iz zâhire", meğer "çiçekli bitkiler" demekmiş… Coğrafya dersinde "Karadeniz" yerine "Bahr-i siyah", "Akdeniz" yerine "Bahr-i sefid" , "Akdeniz Adaları" yerine "Cezair-i Bahr-i sefid", "Sıradağlar" yerine ise "silsile-i cabal" demek zorunda idik.

Bilime ulaşmak için önce dil duvarını aşmak gerekiyordu.

Edebiyat dili de aynı doğrultuda idi. "Divan Edebiyatı" diye bir ders okutulurdu; bugün de okutulur. Orada, "Sultan-üş şuarâ" (şairler sultanı) diye anılan Baki adlı bir ozanın Kanunî Sultan Süleyman için yazdığı ünlü bir mersiyesi okutulmuştu: bugün de okutulur. Bu mersiye (ağıt) şöyle başlar:

Ey pâybend-i dâmgeh-i kayd-i nâm ü neng
Tâ key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng

Yahya Kemal, Paris'te öğrenci iken (1903-1912) Verlaine'nin Fêtes galantes (Aşıkane ziyafetler) adlı şiir kitabının etkisi altında kalır. O kitaptaki şiirlerde XVIII. yüzyıl Versailles'ının parkları, şatoları, yaşayış biçimleri, aşkları,
o yüzyılın Fransızcasıyla anlatılmaktadır. Yahya Kemal de, bizim XVIII. yüzyılımızın yaşayış biçimini yansıtmak ve o yüzyılın Türkçesiyle şiir yazabilmek için "Doğu Dilleri Okulu"na gidip Arapçasını, Farsçasını ilerletmeye çalışır. O dönemin diliyle, şu yolda şiirler yazmaya başlar:

O muğbeçeyle tanıştımdı Lâle Devri'nde
Fütadegânına son bir piyâle devrinde
Lisânı şîve-i Şîrâz'dan nümûne idi
Acem-peresti-ı Rûm'un imâle devrinde

Böylece, divan şiirine kapılanmış olur.

Burada bana aykırı görünen nokta, bir Türk ozanının Türkçe şiirler yazabilmek için "Doğu Dilleri Okulu"na giderek Arapça, Acemce öğrenmek zorunda kalışıdır. Bu olay, Divan Edebiyatı Türkçesinin Türkçe olmadığını göstermesi bakımından yeterli bir kanıttır.

Daha sonra, "Tanzimat Edebiyatı" diye bir ders okutuldu; bugün de okutulur. O da, dil bakımından aynı doğrultuda idi. "Üstad Ekrem" diye anılan Recaizade Mahmut Ekrem'in Yakacık'ta bir mezarlık âlemini anlatan bir şiiri şöyle başlar:

Bir şebdi köyde âzim-i geşt ü güzâr idim

Yani, "Bir gece köyde gezip dolaşmaya çıkmıştım" demek istiyor.

"Edebiyat-ı Cedide" topluluğu da aynı doğrultuda idi. Tevfik Fikret, ünlü Sis şiirinde, sisi şöyle anlatır:

Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid
(Gittikçe çoğalan beyaz bir karanlık)

Cenap Şahabettin'in yine çok ünlü bir şiirinde (Temâşâ-yi leyâl) şöyle dizeler vardır:

Sanki engüşt ber-dehan melekût
Bütün eşyaya der: sükût, sükût!

("Sanki parmağı ağzında melekler, bütün eşyaya: susun, susun! der"miş)

Bunlar hep büyük ozan ("Sultan-üş şuarâ", üstad vb.) sayıldığı için sesimiz çıkmaz, "usûl böyleymiş demek" der, susardık. Ama ikinci sınıf ozanların elinde bu dilin gülünçlüğü ortaya çıkmış, onu biz bile sezmiştik. Muallim Naci adlı bir ozanın Kuzu adlı bir şiiri vardır. O şiirde şöyle bir dizeyle karşılaşmıştık:

Dünbâle ise hemîşe cünban

"Kuyruksa her zaman sallanır" demekmiş. "Dünbâle" (kuyruk) sözcüğü bize o kadar gülünç gelmişti ki, sınıfta kahkahayla gülmüş, "iki izinsiz, bilâ-af" cezası almıştık. "Kuyruğu sallanır" sözüne "kuyruğu titretmek" anlamını vermiş, kara tahtada bocalayıp kırık not alan arkadaşlarımıza "dünbâle" diye fısıldar, onları güldürür, karamsarlıktan kurtarırdık.

Bu Arap-Acem kültür, sanat ve diline öylesine kapılanmış, Arabistan'dan ve İran'dan gelen kişilere dahi öylesine değer verir olmuşuz ki, Divan Edebiyatı döneminde dahi ozan bundan yakınma zorunda kalmış ve

Mesîh! gökten insen sana yer yok
Yürü var gel Arap'tan ya Acem'den

demiş.

Bu yabancı dillerden gelen sözcük ve kuralları söküp atmak olanaksız gibi görünüyordu. Halit Ziya, bir makalesinde (1899) şöyle demişti:

"Acemlerin, Arapların edatlarını almışız; bunlar dile öyle yapışmış ki, ayrılmaz parçası olmuş; bunları sökmeye kalkışmak, ağzımızın dişlerini sökmek gibi tehlikeli bir iştir."

Bu yabancı sözcükleri, çocuklara kolaylıkla öğretebilmek için manzum sözlükler bile yazılmıştır:

Yıldız ahter, mâh ay, aydınlığıdır mâhtâb
Can revân ü mevt
ölümdür, murd ölmüş, zinde sağ
(Sünbülzâde Vehbi, Tuhfe-i Vehbi)

Tanzimatla birlikte Batı'ya yönelince, bu kez de dilimize Frenk sözcükleri dolmaya başladı. Onun da hemen manzum sözlüğünü yaptılar:

Allah Diyö, gökler siyö, yer ter, komanse ibtidâ,
Öğle midi, geceyarısı minüvi, akşam suvar,
Jur
gün, yıl an, hafta sömen, yarın dömen, aydır muva

(Tahir Ömerzade Yusuf Halis, Miftâh-ı Lisan, 1850)

Bu yoldaki sözler önce edebiyata, daha sonra da günlük dile girmekte gecikmedi. İşte birkaç şiir başlığı:

Şinasi'nin Lamartine'den bir çevirisi: Souvenirs

Tevfik Fikret: La dans serpantin (yılan dansı)

Recaizade Mahmut Ekrem: Brün e Blond (esmer ve sarışın).

Bu şiirden size birkaç beyit aktaracağım:

Biri armudî çehre, diğeri rond (yuvarlak)
Hoş-nümâ, nâzenin brûn e blond (esmer ve sarışın)
Mehba-ı hüsn ü işveden iki ond (dalga)
Bî-bedel, bî-behâ brün e blond
Bilmemiş, bilmesin bu kızları mond (dünya)
Birbirinden güzel brün e blond

Peyamî Safa'nın babası İsmail Safa'nın da, sağlığında "şair-i mâder-zâd" (anadan doğma ozan) diye anılan ve övülen İsmail Safa'nın da, buna benzer bir şiiri vardır:

Pratiksiz bana konversasyon güç geliyor,
Gerçi ezberliyorum hayli lügat madmuazel
(…)
Size takdîm edeyim bir sigaret madmuazel
(…)
Elinizde var idi bir de demet madmuazel

Bu kadarını hatırlıyorum. Haydi diyelim ki bunlar şaka olsun diye yazılmıştır. Ya ciddi ciddi yazılmış olan şu örneklere ne dersiniz? İşte, "şair-i a'zam (en büyük ozan) diye anılan Abdülhak Hâmit'ten iki dize:

Lak'ta, kaskat'ta anınla randevular var idi
Ne gezersin lakın kenarında?

Lak (Fransızca lac), "göl" demek. "Ne gezersin gölün kenarında?" dese, vezin bozulmaz; ama Hâmit'in alafrangalığı bozulur.

İşte "Edebiyat-ı Cedide" topluluğunun ünlü ozanı Cenap Şahabettin'in sonbaharı anlatan ünlü bir şiirinden (Temâşa-yı hazan) bir dize:

Na'şı evrâk ile dolar laklar
"Göller yaprak ölüleriyle dolar"mış.
Bu laklakıyat sürüp gidecekti. Neyse ki, Ahmet Haşim Göl Saatleri adlı şiir kitabını çıkardı da, bizim "göl"ü kurtardı.

Bu Frenk dili istilası, daha sonraki dönemlerde de sürüp gider. Hele Yakup Kadri'de aşırı sınıra varır:

Böyle bir eboşun (taslak) hazırlanmış olması, Ahmet Kerim'i büyük bir müşkülden kurtardı. (Hüküm Gecesi)

Tokatlıyan'ın turnan (döner) kapısı zücâcî bir değirmen gibi dönüyor.
(Hüküm Gecesi)

Günümüzde de, bu yoldaki sözcükler konuşma dilimize kadar girmiştir. Eskiden "gerdanlık", "başörtüsü", "yelek" derdik; şimdi "kolye", "eşarp", "jile" diyoruz.

Ne güzel renk adlarımız vardı:
"Devetüyü, külrengi, fesrengi, kavuniçi, yavruağzı, vişneçürüğü, camgöbeği, güvez" vb.
Şimdi onların yerine:
"Siklamen, griblö, bordo, maron, oliv" vb. deniyor.

Daha önce girmiş Frenkçe sözleri dahi sonradan beğenmeyip, yerlerine başkalarını alıyoruz:
Eskiden "Lokanta" vardı; bu sözcük yaygınlaşınca, yüksek tabaka kendisi için "Restoran" sözcüğünü getirdi. "Aşevi" ya da "Ahçı dükkânı" halkın, "Lokanta" orta sınfın, "Restoran" yüksek sınıfın yemek yeridir.
Kendimiz halktan uzaklaştıkça dilimiz de Türkçe'den uzaklaşmaktadır. Frenkçeyi aldıkça inceldiğimizi sanıyoruz. Sözgelimi, halk "ayakyolu"na, "apteshane"ye gider, orta tabaka "hela"ya gider,  biz okumuşlar "tuvalet"e gideriz.

Son yıllarda bir takım sözcükler daha girdi: Bazı konularda "sempozyum"lar düzenlenir, üst düzey yöneticilere "brifing"ler verilir, bilimsel konularda "panel"ler yapılır.

XIII. yüzyıl ozanı Yunus Emre için XX. yüzyılın sonunda bir "panel" düzenlendi; "Yunus Emre'de insan sevgisi" konusu üzerine düzenlenen bu "panel"e ben de katıldım. Yunus Emre, kendisi için bir "panel" düzenlendiğini duysa aceba ne derdi? Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası adlı romanında, alafrangalık düşkünü Bihruz Bey, bir gün annesine:

"Mersi! Mil mersi şer mer!" deyince, annesi: "O ne demek oğlum? Türkçesini söyle de anlayayım" der. Yunus da bize aynı şeyi söylerdi herhalde:  "O ne demek oğlum? Türkçesini söyle de anlayayım."

Birkaç yıldır yabancı sermayeye karşı duyduğumuz sevgi ile birlikte yabancı dil sevgimizin de gelişmesinden olacak, son zamanlarda Türkçe sözlerin çirkin olduğu, zevkimizi incittiği görüşü yaygınlaştı.
Sözgelimi, Arapça "tercüman" yerine Türkçe "dilmaç" sözcüğünü ileriye sürseniz, "bulamaç" ile ses benzerliği olduğu için beğenmezler. Ama, Frenk sözcükleri için böyle bir kaygıları yoktur. Şimdi İngilizce modası var ya, kimi çevrelerce kullanılan "hav maç", "hav du yu du" gibi havhavlı sözler bunların zevklerini incitmez.

Birkaç yıl önce bir gazetede okumuştum; bir kitapçı, yeni çıkardığı bir kitabı şöyle ilan ediyordu:

"Ciltli, şömizli, bilmem kaç lira."

Bir başka gazetede de şöyle bir ilan vardı:

"Bilmem ne pavyonunda her akşam beynelmilel vedet dansöz falanca…"

İşte böyle!.. Bizler artık "şömiz"li kitap okuyor, "vagon li" ile geziye çıkıyor, "restoran"da yemek yiyor, "butik"te giyiniyor, "kuaför"de saçımızı kestiriyor, akşamları "vedet dansöz" seyrediyor, "sal a manje"li evlerde oturuyoruz.

Bundan 107 yıl önce (1881), Ahmet Mithat Efendi şöyle demişti:

Ne yazık ki, biz şimdiki halde bir dil dilencesiyiz.
Kâh Arapların, kâh Acemlerin ve hele şimdi de Frenklerin kapılarını çalarak sözcük ve kural sadakası dileniyoruz. İşte bu dilencilik rezaletinden kurtulmak için, kendi dilimizin düzeltilmesini yine kendi dilimiz içinde aramayı diliyoruz.


İşte bu sözler Dil Devrimi'nin gerekçesi ve anahtarıdır.

ATATÜRK'ün başlattığı Kültür Devrimi'ni basınımız özveriyle desteklemiştir. Sözgelimi, 1928'de girişilen Harf  Devrimi, başlangıçta gazete ve dergilerin satışını çok düşürdüğü halde, yine de desteklenmiştir.
Şimdi anımsıyorum, bir gazete, yayımladığı yazılardan birinde, bilerek 10 tane imlâ yanlışı yapıldığını, bunları bulanlara birtakım hediyeler verileceğini duyurmuştu. Ertesi gün, Va-Nu (Valâ Nurettin) söz konusu yazıda 25 - 30 yanlış bulup Akşam gazetesinde açıklamıştı.
Burada önemli olan nokta, basının devrimi benimsemiş, onu yaymak ve öğretmek için çaba göstermiş olmasıdır.

ATATÜRK'ün 1932'de başlattığı Dil Devrimi'ni de, o dönemin basını ve sanatçıları yürekten desteklemişti. Gazetelerde, birkaç günde bir, beş on yeni sözcük yayımlanır; bunlardan beğenilenleri yaşatmak için, elbirliğiyle çaba gösterilirdi.
Bugün rahatlıkla kullandığımız: anlam, bakan, basın, başkan, başyazar, durum, emekli, kazı, Ortaçağ, oturum, oybirliği, seçim, sömürge, sözleşme vb. gibi sözcükler hep o günlerden kalmadır. Halit Ziya, Devrim'in başlamasından dört yıl sonra, 1936'da yayımladığı Kırk Yıl adlı kitabında "anlam" sözcüğünü kullanmış: Kelimenin tam anlamında, her makale elenerek… demiştir.

Bir zamanlar, dilimize giren Arap ve Acem sözcük ve kurallarını sökmeye kalkışmanın, "ağzımızın dişlerini sökmek gibi tehlikeli bir iş" olduğunu söyleyen Halit Ziya, Devrim'in başlamasından 6 yıl sonra da, 1938'de, eski roman ve öykülerinin dilini sadeleştirmeye başlamıştır; sözgelimi,
"Ufk-i bî-intihâ-yı siyah" sözünü "sonsuz karanlıklarla dolu bir ufuk" kılığına sokmuştur.

Beni yakından tanıyan ya da yazılarımı izleyenler bilir: Kendimden söz etmeyi ve övünmeyi hiç sevmem. Ama, bir olay var ki, onunla gizli gizli ve kendi kendime övündüm. Aradan 58 yıl geçtiği için artık açıklayabilirim: 1930 yılında, Darülbedayi’de (bugünkü „İstanbul Şehir Tiyatrosu“), Rüya İçinde Rüya adlı bir oyunum oynanmıştı. O yıllarda, Akşam gazetesinde tiyatro eleştirileri yazan Selami İzzet (Sedes), söz konusu oyun için şöyle demişti:
Salonda çıt yoktu… Fakat bu sessizlikte pusu kurmuş kuvvetli bir heyecan vardı. Ne oluyordu? Darülbedayi sahnesindeki bu fevkalâdelik neydi? Bu, mühim ve çok esaslı bir fevkalâdelikti: Darülbedayi sahnesinde Türkçe konuşuluyordu.“

Yıl 1930. Yani, Dil Devrimi’nin başlamasından iki yıl önce… Benim tek övüncem işte budur… Demek ki, halkta Türkçeye karşı bir özlem varmışDil Devrimi işte bu özlem üzerine oturtuldu ve tutundu…

O tarihte üniversitenin birinci sınıfında öğrenciyim. Demek ki, liseden yeni ayrılmıştım. Okullarda Osmanlıca’ya dayalı eğitim sistemine bir tepki olarak, Türkçe’ye yönelmişim herhalde. Bugün öyle yorumluyorum…

Atatürk, dilin özleşmesi konusuyla, son nefesine kadar ilgilenmişti. Atatürk’ün sofracıbaşısı İbrahim Ergüven ile, 60’lı yıllarda bir röportaj yapmıştım. Herkes, Atatürk’ün yakınında bulunan, üst düzeydeki kişilerle görüşmüştür; ben halktan kişilerin Atatürk’ü nasıl gördüğünü öğrenmek istemiştim. İbrahim Ergüven, çok uyanık bir insandı. Atatürk’ün hem sofracıbaşısı, hem de güvenilir adamıydı. Soyadı da Atatürk tarafından konmuştu. İbrahim Ergüven, onun son dakikasına kadar yanından ayrılmamıştı. Ergüven’in söylediğine göre, Atatürk, hayatının son aylarında özellikle dil işine çok önem verirmiş; bir gün demiş ki;
Birçok devrimler yaptım ama, bu dil işini başarabilirsek, ki basaracağız, en mühimi bu olacak.“

Yine İbrahim Ergüven’in dediğine göre, Atatürk, ikinci ve son koma sırasında, ikide bir „Aman dil! Aman dil!“ diye söylenir dururmuş. Doktorlar bunu ağızdaki dil sanıp, ağzın içini silmek için karbonatlı su hazırlamaya koyulmuşlar. Halk adamı İbrahim Ergüven ise, bunun „Türk dili“ anlamında kullanıldığını hemen anlamış. Halkla aydın arasındaki ayrım işte buradadır. Aydın doktorlarımızın anlaması için, „Aman lisan! Aman lisan!“ denmesi gerekiyordu.
Atatürk 1938’de öldü, şimdi 1988 yılındayız; aradan 50 yıl geçti.
Yaptığı devrimlerin en önemlisi saydığı, ölürken dahi „Aman dil! Aman dil!“ diye sayıkladığı Dil Devrimi, bu dönem içinde, türlü engellemelere karşın, başarıya ulaşmıştır.

Dili sanatçılar yaşatır. Ülkemizin önde gelen bütün sanatçıları Dil Devrimi’ni benimsemiştir; yaratılan yeni sözcükleri kullanmaktadır.

Eğer bir ulusun seçkin ozanları şöyle yazıyorlarsa:

Doğa’nın insanla barıştığı gün
Tam özgürdü kalbim, ne mutlu, ne üzgün.
(Ahmet Muhip Dranas)

Bir gemi, usun, düşlerin sonsuz buzulunda.
(Fazı Hüsnü Dağlarca)

Evren’in neresindeyim ben?
Taşları kaldırsalar bulurlar mı?
(Melih Cevdet Anday)

Sözcüklerin içinde kuşlar vardır öter.
(sabahattin Kudret Aksal)

O nasıl şey? Bu adam soyut mu ne?
(Edip Cansever)

Bir ulusun önde gelen ozanları böyle yazdıkça, karşıdevrimciler pek beğendikleri Arapça ve Farsça sözcükleri dilimizde barındıramayacaklardır.
Çünkü, kendi görüşlerini uygulayan kalburüstü bir tek ozan, bir tek öykücü, bir tek romancı yok ellerinde… Beşinci, onuncu dereceden birtakım kişiler var tabii…

Karşıdevrimciler bir ara, Osmanlıca’ya dönüşün denemesini yaptılar, Anayasa’yı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu haline getirdiler (1952); „Genel Kurmay Başkanlığı“ yerine „Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti“ dediler, ama tutturamadılar. Zaten kendileri de, farkında olmadan, yeni sözcükleri, hem de „kurala aykırı“, „yanlış“, „uydurma“ dedikleri sözcükleri bol bol kullanmaktadırlar. Onların fiskosuna uyarak Türk Dil Kurumu’nu kapatan paşalar, siyasal partileri de kapatan yasa tasarısının gerekçesinde:
Geçmişin çekişmelerine değil, geleceğe dönük bir siyasû hayata elverişli ortamı yaratmak“ demişler;
Mazinin münâzaâtına değil, istikbâle müteveccih bir siyasî hayata müsait vasat tevlit etmek…“ diyememişlerdir.

Bu yasa tasarısının gerekçesinde kullandıkları „ortam“ sözcüğünün Osmanlıca karşılığı „vasat“tır. „Vasat“ sözcüğü, ancak, fizik, kimya, biyoloji gibi bilimlerde kullanılırdı; Türk Dil Kurumu’nun yarattığı „ortam“ sözcüğünü ise, kurumu kapatan kişiler bile kullanıyor.

Eski Türk Dil Kurumu çalışanlarını "alaylı" diye küçümseyen; türetilen binlerce sözcük arasından seçtikleri üç beş sözcük için, "kurala aykırı", "yanlış", "uydurma" diye sürekli gürültüler koparan; fakat Yunus Emre Divanı’ndaki "terzi biçip dikmemiş" sözünü  "Terzi Necip dikmemiş" diye okuyan bazı cüppeli bilginler, tepeden inme atamalarla kurumu ele geçirmişler, aradan yıllar geçtiği halde, bir tek sözcük dahi yaratamamışlar, dilimize durmadan giren "garantör", "brifing", "panel", "baypas" vb. gibi sözcüklere seyirci kalmışlardır.
Yaratmak şöyle dursun, yaratılanları dahi yok edip Osmanlıca’ya dönmek hevesindedirler; ama, hevesleri kursaklarında kalacaktır. Çünkü Halk Devrim’den yanadır; Atatürk’ün deyişiyle, "dilini yabancı diller boyunduruğundan kurtarma" çabası içindedir.
Cüppeli bilginler bu işi yapmıyorsa, o kendi başının çaresine bakar; toplu taşıma işinde kullanılan "minibüs"e "kaptıkaçtı" der, telli taşıma aracı "teleferik"e "vargel" der, "buldozer" adlı bir araca "yoldüzer" der; bilmediği sözcüklerle kurulmuş yabancı sözleri kendi bildiği sözcüklerle yeniden kuararak, Türkçeleştirir; "alâim-i semâ"yı "eleğimsağma", "demokrat"ı "demir kırat", "Esmeralda"yı (bir İspanyol dansöz) "Esmer abla", "Halikarnas Lokantası"nı "Ali Kurnaz Lokantısı" yapar.

Osmanlı döneminde kale dövmek için kullanılan ve Avusturyalıların "balimoz" dedikleri uzun menzilli toplara bizim halk, aynı yöntemle "balyemez" demiş. Bu söz halk şiirlerine ve Naima tarihine kadar girmiştir.

Bir Halk ozanı şöyle der:

Ulu toplar balyemezler
Atılır Bağdat üstüne

(Demircioğlu)

Günün birinde, bir Osmanlı aydını "balyemez"i almış, yarı Arapça, yarı Farsça karışımı bir sözle Osmanlıca’ya çevirmiş: "asel ne-mîhored" demiştir. Arapça "asel", "bal" demek; Farsça  "ne-mîhored",  "yemez" demek; ikisi bir araya gelince, "balyemez" olmuş.

Osmanlı kafası budur işte!..

Semsettin Sami, ünlü sözlüğünde, bu konuda söyle der:
"Her şeyi Farsça ve Arapça bir adla adlandırmayı incelik sayan köhne yazarların biri tarafından 'asel ne-mîhored' diye çevrildiği meşhurdur."
(Kamus-i Türkî)

Tepeden inme atamalarla Türk Dil Kurumu’nu ele geçiren ve dilimizi yeniden Osmanlıca’ya döndürmeye çalışan kişiler, bugünün "asel ne-mîhored"cileridir.

Bunlar, her türlü saldırıya karşı Dil Devrimi'ni canla başla savunan eski Türk Dil Kurumu çalışanlarını "alaylı" diyerek alaya almaya yeltenmelerinin ve onların ürünlerine kara çalmalarının ödülü olarak,  "Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu"na atanmışlar, kurumun genel başkanlığına getirilen emekli ve "okullu" bir generalin emir ve komuta zinciri altında toplanmışlar,
"Sağa bak, hizaya gel!" komutu ile sıralanmışlardır.

Komutanları iş başına geçtiği günlerde bir gazeteci kendisiyle, film ve kitap yakma konusunda konuşmuş; sevdiği yazarları, okuduğu kitapları sormuş; bu arada çok masum bir soru yöneltmiş:
“-Fikret Muallâ’nın şiirlerini nasıl bulursunuz?“ demiş; başkan onu da yanıtlamış, demiş ki:
“-Tanırım kendisini. Daha önce Varlık’tan (Varlık dergisi) tanırım.“

Bu röportaj, 1984 yılında Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında yayımlanmıştır.

Konuşmamı bitirirken, daha önce yazdığım ve söylediğim bir görüşü burada yinelemek istiyorum:
"Türk Dil Kurumu" ve "Türk Tarih Kurumu" kapatılarak ve Atatürk’ün o kurumlara bıraktığı mirasa el konularak, özel bir yasayla kurulan "Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu" (1983) adlı kurum, yasayla kurulduğu için yasal, f a k a t  "Medenî Kanun"un miras hukukuna aykırı olduğu için gayr-i hukukîdir (hukuk dışıdır).

Şimdi dileğim odur ki, gelecek yılların iktidarları da. Açılan bu kapıdan yararlanarak, bugünkü durumu yaratanların miraslarına özel yasalarla el koyup, onları başka kurum ve kişilerin kullanımına versin…

Selam, gelecek yılların mirasyedilerine!

Halk oyunlarının bitiş cümlesiyle konuşmamı bağlıyorum:
Her ne kadar sürç-ü lisan ettikse af ola..!“

***

Türk Yazını’nın büyük ustalarından Merhum Cevdet KUDRET’in bu konuşmasını okumuş olanlar, A.K.P.‘nin Osmanlıca ders dayatmasına en güzel yanıtı bulmuş oldular…

Millî Eğitim ve Öğretim Bakanlığı’nı „Dînî  Eğitim ve Öğretim Bakanlığı“ düzeyine indirgeyen ve anne-babalara, çocuklarının eğitim ve öğretiminde karar verme hakkı tanımayan; tüm ilköğretim okullarını imam hatip okullarına dönüştürme planını cebren ve hile ile uygulamakta olan, İran-Afganistan-Müslüman Kardeşler eksenine endeksli A.K.P. iktidarının bu dinci ve kinci eğitim ve öğretim siyasetine karşı, hem laik eğitim ve öğretim taraftarı olan anne-babalar, hem bağımsız sendikalar ve hem de laik ve demokratik sivil toplum kuruluşları, anayasal ve yasal haklarını kullanarak, karşı çıkmalıdırlar…
Çünkü, laik okulları medreselere dönüştürmek isteyen islamcı zihniyet, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma niyetindedir. Bunun en somut kanıtı şudur: Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp yıkılmasına, Özdemir İnce’nin saptadığı gibi, medreselerin zihinlere yüklediği islamcı dogmalar neden olmuştur…

Eğer söz milletin ise, milletin verdiği yetkiyi istismar eden iktidara karşı gereken tepki gösterilmelidir…
Gayri Millî Eğitim Şûrası kararları tanınmamalıdır…
Özgür ve bağımsız basın, halkımızın dikkatini gittikçe yoğunlaşan yeşil karanlığa çekme konusunda aydınlatıcı görevini yapmada daha da duyarlı ve ısrarlı olmalıdır…

Dursun ATILGAN                                                                                     
Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
Genel Başkanı

BASIN AÇIKLAMASI

ADALET YÜRÜYÜŞÜNÜ DESTEKLİYORUZ

19 MAYIS'IN 98. YIL DÖNÜMÜ

ATATÜRK'E İHANET VE DÜŞMANLIK

MEB MÜFREDATI VE ATATÜRK

MEB MÜFREDATI VE İNÖNÜ

AVRUPALI TÜRK AYDINLARINDAN ÇAĞRI

POLİSİMİZİN YANINDAYIZ

GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ

Mustafa Balbay Geliyor

15 Temmuz Darbe Girişimi

Rainer Hermann'a Mektup FAZ

RTE'YE YANIT: 1930'LU YILLAR

ONUNCU YIL MARŞI

TARİHTEN UYARICI BİR YAPRAK

YİRMİNCİ YÜZYILIN İLK SOYKIRIMINI KİM YAPTI..?

ALMAN PARLAMENTOSU'NUN 2 HAZİRAN 2016 KARARI

ALMAN PARLAMENTOSU YANLIŞ YAPTI

T.C.'nin 26. Gen. Kur. Başkanı İLKER BAŞBUĞ Geliyor

TBMM Başkanı İsmail Kahraman'a Açık Mektup

ARAP LAWRENCE'TEN GÜNÜMÜZE

Ulusal Bayram Yasaklanmasına Boyun Eğmek Yakışmaz

DİNCİ ve KİNCİ KUŞAKLAR TÜRKİYESİ..!

GERÇEĞİN GÖZÜNÜN İÇİNE BAKMAYA CESARET ETMEK

Terör Örgütlerini Silahlandıranlar İnsan Haklarından Söz Edemezler

ONUR ÖYMEN’DEN TRT’YE TEPKİ

TRT-TÜRK T.C. DEVLETİ’NE KİN KUSUYOR

1128 YANLIŞ

İSTANBUL'UN KALBİNDE TERÖR VAHŞETİ

TRT-TÜRK ATATÜRK’E VE CHP’YE KİN KUSMAYI SÜRDÜRÜYOR

SİMON RODRİGEZ'DEN BİR ALINTI

ANKARA’DAN SONRA PARİS’TE DE KANLI TERÖR

BARIŞIN BAŞKENTİ’NE BÜYÜK İHANET

Prof. Dr. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK geliyor…

TRT-TÜRK’ÜN OSMANLICA DAYATMASI

RİZE BELEDİYE BAŞKANI’NIN ATATÜRK DÜŞMANLIĞI

BÖLÜCÜ TERÖRE İVEDİLİKLE SON VERMEK ŞARTTIR..!

BÖYLE GİDERSE, TÜRKİYE’DE DİKTATÖRLÜĞÜN İLANI YAKINDIR..!

BÜYÜK ZAFER’İN 93. YILDÖNÜMÜ KUTLU OLSUN!

DEVLETİN TEMELİNE DİNAMİT KOYANLAR…

"YURTTA TERÖR DÜNYADA TERÖR" DEĞİL "YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ" İSTİYORUZ…

DEVLET BAHÇELİ'NİN SAATİ

AKP CUMHURBAŞKANI'NIN TÜRK DİLİ KARŞITLIĞI, OSMANLICA DAYATMASI VE GERÇEKLER

BÜTÜN DÜNYA DERGİSİ ve ANZAKLARLA İLGİLİ YAZIT

AVRUPA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEKLERİ FEDERASYONU # GEZİ BELGESELİNİ KÖLN'DE YURTTAŞLARIMIZLA BULUŞTURUYOR

ÖNEMLI DUYURU
ÇANAKKALE ZAFERİ VE TEHCİR


ÇANAKKALE ZAFERİ’NİN 100. YIL DÖNÜMÜ

Kurtuluş Savaşımızın Öyküsü

TRT-TÜRK ATATÜRK’E KİN KUSUYOR…

Richard von Weizsäcker

İSLAMOFOBİYİ BESLEYENLER

CUMHURİYET GAZETESİNE AKP SANSÜRÜ

ATATÜRK'ÜMÜZ VE TÜRK KADINI

KANLI TERÖR

19. Şura Kararları ve Cevdet Kudret

ATAMIZI ANKARA’DA ANDIK

TBMM’DE BALBAY’I ZİYARETİM